5 Mayıs 2017 Cuma

Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız

Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız
Ulusal Eğitim Derneği’nin her hafta cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan bir tanesi 29 Nisan 17 Cumartesi günü dernek salonunda Çocuk İşçiliği ve Eğitim Hakkı üzerine idi.
Doç.Dr. Murat Gürkan Gülcan’ın [1]  sunduğu konferansı, öğretmen ve akademisyenlerden oluşan üye seyirciler tarafından ilgiyle izlendi.
Doç Dr. Murat Gülcan konuşmasında şunları söyledi:
ÇOCUK İŞÇİLİĞİ NEDİR:
“-Bizim yaştakiler 50-60-70 yaştakiler, bazen, “tabi ki çocuk çalışacak, çalışması iyidir, sorumluluk alsın, Avrupalılar da çalıştırıyor çocukları” şeklinde konuşuyorlar. Böyle konuşanlar da aklıdır, ama bizim sözünü ettiğimiz çocuk işçiliği bu değildir. Ailesine yardım eden çocuklar çocuk işçi değildir. Veyahut da eğitim amaçlı, terbiye amaçlı çocukların çalıştırılması, çobanlık yaptırılması da çocuk işçiliği değildir. Çocuk işçiliğini ayırabilmek için birkaç tane parametre vardır. Çocuk ücret karşılığı, yevmiye karşılığı, başlama saati ve bitiş saati belli olan, düzenli olarak yevmiye alan, her gün aynı şekilde çalışan ve istenildiği an deneği atıp kaçandır, çocuk işçiliği.
O halde çocuk işçiliğinin ekonomik bir boyutu vardır. Bizim anladığımız anamda kültürel boyutta çocuk işçiliği b kapsam girmez. Tabi ki kanunlarımız uluslararası sözleşmeler çocuk işçiliğini tanımlıyor.
Ben 97 yılından beri çocuk işçiliği üzerinde çalışıyorum, sıklıkla. Adam yöneticiler, valiler, vali yardımcıları, kaymakamlar, eski eğitimciler hemen tepki gösteriyorlar, “çocuk tabi ki çalışacak, bize nerden geliyor, yav bu çocuk işçiliği” diye
Çocuk işçiliği eğitim hakkından söz ediyorsa bütün dünyada sadece ülkemizde değil, bütün dünyada eğitim hakkını engelleyen, birinci sırada yer alan en acı bir konudur, çocuk işçiliği.
Farkında olmadığımız, çok fazla bizim sosyo ekonomik düzeyimizi düşük insanların pek de fark edemediği bir dünyanın içinde yaşamadığımızı birlikte göreceğiz.
Dünyada çocuk işçiliği özellikle sanayi devriminden sonra ve dünyanın her yerinde, gelişmiş ülkeler dâhil olmak üzere ve bu günde çocuk işçiliği çok katı ve çocukların eğitim hakkını, yaşam hakkını en çok olumsuz etkileyen konulardan bir tanesidir. Belki gelişmekte olan ülkelerden farklı olarak, sanayi devrimiyle birlikte Avrupa ülkelerinde Amerika’da çocuk işçiliği ilk kez sanayide çocuk işçiliği olarak çok katı bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Öyle baktığımızda aslında çocuklar neden çalışıyorlar? Çocuklar, aile bütçesine katkıda bulunmak için çalışıyorlar. O halde bir fakirlik söz konusu. Yani hangi ülkede olursa olsun, aileler fakirse çocuğun üzerinden ailenin gelir sağlaması söz konusu.

16 ncı YÜZYILDA BAŞLAYAN KÖLE TİCARETİ İLE BİRLİKTE ÇOCUK VE KADINLAR ALINIP SATILIYOR.
Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız
Tabii 16 ncı yüzyılda başlayan köle ticareti ile birlikte, özellikle başta çocuklar olmak üzere köle olarak alınıp satılması çocukların, ikinci sırada da kadınların yoğun bir şekilde bu istismarlara hedef olduğunu görüyoruz. 18 nci 19 ncu yüzyılda İngiltere’de Sanayi Devrimiyle birlikte yoğun bir iş gücü talebi var. Bu işgücü talebinin iki /üçünü (2/3) çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. Yani 19 ncu yüzyılda İngiltere’de sanayide çalışan her üç kişiden bir tanesi çocuk, biri kadın ve diğeri de erkek, aslında çalışması gereken insan.
Şimdi dünyaya baktığımızda, aslında çocuk işçiliği söz konusu olduğunda Afrika falan aklımıza geliyor, ama bu gün ABD de 290 çocuğun ve çok göz önünde olmayacak bir şekilde pornografik filmlerinde, fuhuşta ve çocuk kaçırılıp çocuk ticareti yapılıp istismara maruz kaldığını görüyoruz. Bengaldeş’te sigara üretiminde, dericilik, balıkçılık, oto tamirciliği, metal eritme sokak, silah alıp satma silahlı çalışmalarda başta olmak üzere yoğun bir şekilde çocuk işçiliğini görüyoruz. Çarpıcı örnekleri verdik sadece burada.
Brezilya’da kırsal alanda, özellikle tarımda, madencilikte, yine balıkçılıkta çocukların çalıştığını görüyoruz. Yine kentlerde ayakkabı boyama, sokakta dilenme, restoranlarda, inşaat ve taşımacılıkta çocukların çalıştığını görüyoruz.  Çocuktan kastımız bizim, 7-16 yaş yoğun bir şekilde, çünkü 16 yaşla 18 yaşına kadar çocuktur, çalıştırılması yasaktır ama 16-18 yaş arsında bir genç işçi kavramı var, bizim iş kanununda da var,
 Burada anlattığımız dünyadaki çocuk işçiliği, özellikle 16 yaşından küçük ve yoğun bir şekilde de 13 civarlarında olan çocuklar.
İspanya’da, Avrupa Birliği ülkelerinde var, 400 bin tarımda çalışan çocuk var İspanya’da. Kanada’da en gelişmiş ülkelerden bir tanesi, çocuk ticareti yapılıyor ve yine fuhuşta çocuklar kullanılıyor.
Hindistan’da tarım ve tehlikeli sektörlerde deri tabaklama, cerrahi alet imalatı yani tehlikeli bütün işlerde kömür madeni, denize daldırılıyor çocuklar, Karaiplerde çocukları yoğun bir şekilde derinlere daldırıyorlar, bu çocukların önemli bir kısmı üçte biri (1/3) sakat kalıyor veya ölüyor.
Rusya’da bu gün 4-5 milyon çocuk sokaklara düşme tehlikesiyle karşı karşıya, fahişelik yaptırılıyor, uyuşturucu madde pazarlattırılıyor.
Tayland’da 10-15 yaşlarında aramızda zaman zaman bunu duyarız, Tayland’a seks ticareti amacıyla giden, Avrupa ülkelerinden yoğun olarak giden insanların orda çocuklarla, çocuk yaştaki insanlarla, onları taciz ettiğini söyleyebiliriz. Yine çocukların yüzde on biri tarım, inşaat, hizmet, balıkçılık yüzde on biri o yaş grubundaki çocukların 7-16 yaş grubundaki çocukların yüzde on biri, bu çok yüksek bir oran. Dünyadaki çocuk işçiliği oranı 5.9 dur, ülkemizde de aynıdır. Mesela bazı ülkelerde yüzde onlara çıkan, yani her on çocuktan bir tanesi bu en kötü çocuk işçilerinin işlerinde çalışmaktadırlar.
İLO 1949 yılında Birleşmiş Milletler (BM) kurulduğunda BM lerin çalışma hayatıyla ilgili ihtisas kuruluşudur. Uluslar arası Çalışma Örgütü (İLO) nün iki tane öneli sözleşmesi var. 38 sayılı sözleşme 182 sayılı sözleşmesi. Bu sözleşmelerin ikisi de çocuk işçiliği ile ilgili üye ülkelerin 151 ülke bu sözleşmelere imza atmıştı biz de imza atmış durumdayız. Çocukların çalıştırılmasıyla ilgili asgari yaş sözleşmesi olan 138 sayılı sözleşmede çocukların dört grupta çalıştırıldığını söylüyor.
1992 yılında ülkemizde de başlatılan ve dünyada başlatılan AYPEK Programı, AYPEK Programı çocuk işçiliğinin zamana bağlı olarak sonlandırılması eylem programıydı. Bizde de 92 de başladı, çok başarılı oldu.
Yine Avrupa Sosyal Şartında çocukların gençlerin çalıştırılmasıyla ilgili, Çocuk Hakları sözleşmesinde İLO nun 182 sayılı sözleşmesinde ki bu çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir sözleşme. Bu her birinde çocuk işçiliğiyle ilgili farklı şekillerde çocuk işçiliğini yasaklayan ve ülkelerin yani 189 ülkenin 152 tanesi bu sözleşmelere imza atmış durumda, biz de dâhil olmak üzere.
Şimdi 182 sayılı sözleşmeyi biraz özetleyerek bu dört başlıkta çocuk işçiliği nasıl tanımlanıyor.
1-Birinci satırda, çocukların alımı satımı, yani çocukların ticareti, borç karşılığı bağımlı olarak çalıştırılması, yani çocuğun kiraya verilmesi.
Askeri çatışmalarda çocuğun çalıştırılması, zorla veya zorunlu olarak tutulması, çocukların. Bu birinci sırada en ağır çocuk işçiliğidir,  dünyada.
2-İkinci sırada, çocuğun fahişelikte pornografi filmlerinde kullanılması.
3-Üçüncü sırada çocuğun uyuşturucu madde üretiminde, ticaretinde ve dağıtımında kullanılması.
4-Dördüncüsü, çocuğun doğasına, büyümesine gerçek ve uygun olmayan koşullarda çocuğun sağlık, güvenlik ve ahlaki gelişimi açısından onu olumsuz yönde etkileyecek olan zararlı işler olarak tanımlanıyor.
Şimdi ülkemiz 182 sayılı sözleşmenin ilk üç paragrafında yer almıyor. Bu bizim sevinçle karşılayabileceğimiz şey. Yani yoğun bir şekilde bizde çocuk pornografisi, çocuğun uyuşturucu ticaretinde kullanılması, çocuğun kiraya verilmesi veya çocuğun alınıp satılması ülkemizde yok, bu sevindirici bir şey. Biz ülke olarak 92 deki AYPEK Programına başladığımızda, biz en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliğini TC devleti olarak üç şekilde tanımladık. Bu üç başların hepsi sanayi, tarım ve sokak hizmet sektörü üçü de dördüncü gruba giriyor, yani çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkileyen işler olarak tanımlanmaktadır.
Dünyada çocuk işçiliği ile ilgili sayılara bakalım. Burada 5-10 yaş alınmıştır. Bazen 6-16 yaş, bazen daha küçük yaşlar alınıyor. Her ikisi de çocuk işçiliği derken farklı yaşlar alıyor. Biz mesela 6-16 yaş, 16-18 yaş olarak aldık. İş Kanununda da öyledir.
Dünyada baktığımızda bu gün 351 milyon çocuğun istihdamda olduğu görüyoruz. Bunların 245.5 milyonu doğrudan çocuk işçiliğine aykırı olarak tanımlanmış olan ekonomik işlerde çalışan çocuklar. Dolayısıyla dünya nüfusuna baktığımızda bize 5.9 a tekabül eden bu 245.5 milyon çocuk büyük ölçüde aslında olumsuz gelişim koşulları içerisinde bulunuyor demektir. Bunların da, belki birazdan başka bir tabloda onu göstereceğiz, 2000 yılınkini söylüyorum, 2000 yılındaki bu gün 167 milyona gerilemiş. Yani çocuk işçi sayısı, çocuk işçileri, çocuk yaştakilerin yüzde onuna tekabül ediyor. Fakat bunların 85 milyonu, yani 167 milyonun 85 milyonu en kötü biçimlerdeki çocuk işçiliği ve aynı zamanda bu 85 milyonu aynı şekilde de eğitimi aksayan çocuklar olarak tanımlanıyor ve bunun oranı 5.4, baktığımızda 2000 yılında 2002 yılına kadar bile yüzde 25 bir düşüş görüyoruz. Son yıllarda çocuk işçiliği ile mücadele eylem programları bütün dünyada böyle bir gerilemeyi bize gösteriyor.
Aynı şekilde Türkiye’ye baktığımızda, Türkiye’de daha ilginç bir tablo var; biz AYTEK programına başladığımızda, başladıktan iki yıl sonra 1994 yılında çocuk iş gücü anketi uygulayarak o zamanki istatistikle ilgili olarak durum TUİK 2.2 milyon çocuğun çalıştığını bize gösteriyor, 94 yılında. Bu rakam 2012 yılında 893 bine gerilemiş durumda. Bu gerileme çok sevindirici bir şey ve çok aha bununla uru duyabiliriz, Türk insanı olarak. Acaba bu nasıl sağlandı?
Bir tanesi 1999 yılına geldiğimizde, nedir 1999 yılında 1436 sayılı Yasa yürürlüğe giriyor, yanı “Kesintisiz Zorunlu Eğitim Kanunu”, sekiz yıllık zorunlu ilköğretim Kanunu girdiğinde 94 den 99 a yani beş yıl içerisinde bu sayı bir milyon 600 e geriliyor. 2268 den 1630 bine bir gerileme olduğu görülüyor. Kısa zamanda bu başarılıyor. Bunun nedeni şudur, aynı yıl başlayan “Kesintisiz Zorunlu eğitim” uygulaması başladığında aynı şekilde Çalışma Bakanlığı da müfettişleri aracılığıyla kesintisiz başta sanayi sektörü çok büyük denetimlere başladılar. Yani çocuk yaşındaki kesin okul dönemi gece gündüz asla çalışması yasaktı ve çok sayıda ceza yazıldı o yıllarda. Bunun sonuçları çizelgelerde görülmekte, bu rakamlar geriliyor, 2006 ya geldiğimizde 900 binlere kadar düşmüş oluyor aşamalı olarak, çok güzel. Fakat 2006 dan sonra 2012 ye kadar büyük bir gerilemenin olmadığını görüyoruz.
Bu demektir i yasal uygulamalar yasaların, yönetmeliklerin uygulanması sonuç getiriyor, fakat eğer bunun üzerine gidilmezse, hükümetler bunu çok ciddiye almazlarsa, gerekli önlemleri almazlarsa, gerekli denetimleri yapamazsa sayı azalmıyor.
Fakat 2006 bundan on yıl önceye gittiğimizde ve bu rakamların biraz daha arttığını düşünüyorum, 2012 den sonra. Rakamların çok fazla değişmediğini görüyoruz.

16 YAŞTAN AŞAĞI ÇOCUK İŞÇİLİĞİ YASALARLA YASAKLANMIŞTIR.
Çocuk işçiliği,  hem uluslararası sözleşmelerde, başta Çocuk Hakları Kanunun, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Anayasamızın 42 nci maddesi, İş Kanununda, Milli Eğitim Temel Kanununda çocuk işçiliği yasaklanmıştır. 16 yaşından aşağıya çocukların hiçbir şekilde ekonomik işlerde çalışması yasaklanmıştır.
Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız
16-18 yaşındaki çocukların ise eğitim amaçlı yahut da hafif işlerde; hangi işlerdir bunlar? Reklamcılık, ufak tefek baskı işleri, bu gibi işlerde çalıştırılabilirler, kanunla tanımlanmıştır.
Çocuk çalıştırıldığında, çocuk çalıştığında, onda hangi sorunlar ortaya çıkabiliyor?
Yapılan pek çok araştırma var, bu konuda. İnsanlığa adım atılan bu çocuk dönemi, çoğunlukla altı yaşlarına kadar inebiliyor bu. Çocuk eğer ekonomik işlerde çalışıyorsa, korku veya korkutma, gelecekte orada korku yaşıyor. Gelecekte de korkuyla hayatını sürdürüyor; çocuk ya korkacak ya başkasını korkutacak. Korku dediğimiz şeyi çalışan çocuklarda çalıştırılan çocuklarda çok fazla görüyoruz.
Yine nefreti, başkası tarafından nefret duyulma, başkasına nefret duyma, güvensiz ortamlarda bulunma kendini güvende hissetmeme, bu nedenle güç kullanma veyahut da güce boyun eğme. O halde buradan baktığımızda, baskı altında çocuk işçi olarak çalıştırılmış bir insan ergenlik dönemine geldiğinde aramıza katıldığında ya bizi dövecek, ya da bizden sopa yiyecek. İki tane şıktan başka bir şık öğrenmemiştir. Yani biraz abartarak söylüyoruz. O halde herkes çocuk baskı altında kaldığı sürece bu olumsuz tutumlardan, olumsuz davranışlardan daha fazla etkilenmektedir. Bu da onun başta aile hayatı, okul hayatı, sonra toplum hayatına yansımaktadır. Giderek suça yönelme de fazlaca buradan görülebilir.
Yine çocuk işçilerin kurallara aşırı boyun eğme yahut ta kurallara aşırı karşı çıkma davranışları da görebiliyoruz. Araştırmalar bunu gösteriyor. O halde aslında çocuk bilgi, tutum, değer ve davranışlar bakımından biraz savunmasız kalıyor, eğer çocuk işçi olarak çalıştırılıyorsa.
Biz çocukların elişim dönemlerini işlem öncesi somut işlemler, soyut işlemler dönemlerine ayırıyoruz. Çocuk soyut işlemler dönemine 11 yaşından sonra geçiyor. Nedir soyut işlemler dönemi? Para karşılığı çalışma, o paranın değerini anlayabilmek,  parayla gelecekte bazı hesaplamalar yapabilmek gibi karmaşık yetişkinlerin sahip olması gereken zihinsel faaliyetleri çok erken yaşta biz çocuğa dayattığımızda,  çocuk bu soyut işlemleri dönemine geçmeden somut işler dönemindeyken 9 yaşında bile çocuk zihinsel faaliyetleri bakımından ya kendini sınırlandırıyor, ya da Kolbek’in Ahlaki Gelişimi evrelerinin dışında çıkma eğilimi gösteriyor. Biraz önce söylediğimiz korku, nefret, şiddet gibi kavramlara çok fazla meyledebiliyor.

EĞİTİMİN ise, üç tane temel fonksiyonu var. Bunlardan bir tanesi birey, ikincisi toplum, üçüncüsü devlettir.
Birey bakımından eğitime baktığımız zaman, bireyi özgürleştirme, bağımsız hale getirme kendi kendine karar verir ve topluma yararlı devlet içinde yararlı bir insan olabilmesi için onun özgürleşmesini destekler, eğitir, eğitim bir yandan.
TOPLUM BAKIMINDAN ise toplum, insanların birlikte yaşadığı kuralların oluşturulduğu, bunların bir kısmı hukuki kurallar, bir kısmı ahlaki kurallar veyahut da gelenek görenekler, toplumun sosyalleşmesine katkı sağlar. O halde eğitim bir yandan bireyi özgürleştirir, bir yandan da toplumun bir üyesi olarak sosyal hayata katılımını destekler.
DEVLETİN KOYDUĞU KURALLARI KANUNLAR, yönetmelikler devletin asal olarak temsil bakımından temsil edilmesini de yine eğitim aracıyla bireylere kazandırılır. O halde bireyin toplum ve devlet aynı anda birlikte yaşama iradesini gösterebilmeleri için bunların her birine eğitim bakımından yatırım ayrı ayrı önemlidir. Sadece devlet için eğitim tapılamaz, sadece toplum için eğitim yapılamaz ve yine sadece birey için de eğitim yapılamaz. Şöyle diyelim, sadece bireyleri özgürleştiren bir eğitimi sistemini düşünelim; bu durumda ne olabilir? Bu durumda bizim anarşizm dediğimiz bir durum ortaya çıkar, yani kural tanımazlık, devlet tanımazlık, sosyal hayata aykırılık, her şeye aykırılık gelişir.
Sadece toplum için yetiştirdiğimizi düşünelim, eğitim için insanları. O zaman sadece boyun eğen, kuralları öğrenen ama özgürleşemeyen, kendi iradesiyle karar veren birey olacaktır. Yahut da devlet için otoriter devletler bunu yaparlar, çoğunlukla.
İşte bu üç sacayağı eğitimde bizim üç fonksiyon olarak gördüğümüz sacayağının dengeli bir şekilde eğitim tarafından eğitim aracılığıyla dengeli bir şekilde geliştirilmesi ve birbirleriyle ilişkilendirilmesi gerekir. Biz çocuğu eğitimden koparıp çalışma hayatına gönderdiğimizde eğitimin bireye yapacağı yatırım toplumsallaşma bakımından toplumun sosyal hayata yapacağı yatırım yine de üretim kuralarını öğrenmesi bakımından üçü de sekteye uğrar. Ama özellikle de bireyin özgürleşmesinin önünde çok büyük bir engelle karşılaşırız. Eğitimin bu görevi tam hakkıyla yapabilmesi bu dengeyi çok iyi gözetebilmesi, eğitim programlarıyla yapılır, eğitim programının içerisine biz Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler, Fen Bilgisi dersleri koyarız. Bu derslerin içerisine çeşitli kazanımları koyarız ve dengeli bir şekilde hem bireyi hem toplumu hem de devleti gözetiriz. Bunların bir tanesine yoğunlaştığınızda ötekisi engellenmiş olur. İşte bunu doğru şekilde yapabilmek aslında bütün insanlığa ve büyük ölçüde de bizim toplumumuza büyük bir yatırım demektir.
Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız

ZİHİNSEL GELİŞİMDE EĞİTİM ÇOK ÖNEMLİDİR
Hem uluslararası sözleşmeler, çocuk hakları sözleşmesi hem de ulusal mevzuatımız ve uluslar arası sözleşmeler biçiminde arttı, 18 yaşından küçük çocuk biz herkesi eşit sayıyoruz. Çocuğun zihinsel, fiziksel, psikolojik, sosyal duygusal gelişim süreçleriyle ilgili aşamalar var. Bütün olarak eğer çocuk işçiliğini önleyemezsek bir çocuk çalışma hayatında ise bu aşamaların her birinde olumsuz bir gelişme olduğunu ayrı ayrı da söyleyebiliriz. Böylece aslında bir çocuğun bütün olarak gelişimi sakatlanmış olacaktır. Zihinsel gelişimine baktığımızda çocuğun dil gelişimi, mantıksal matematiksel gelişimi, zihinsel faaliyetleri ile bütün gelişimler, özgür bir ortamda büyümesi bunların hepsi çocuk işçiliği söz konusu olduğunda engellenir ve eğitim aslında öncelikle zihinsel gelişimin temelidir. Bütün kuramlara baktığımızda ister davranışçı kuramlar olsun, ister yapılandırmacı, ister kişiselci kuramlar olsun önce zihinsel faaliyetlerin geliştirilmesi gerekir. İnsan faaliyetleri geliştirilemeyen bireylere biz davranış normları, ahlaki değerler ve buna bağlı pek çok şeyi aslında toplum hayatın bütün kurallarını öğretmekte zorlanırız.
Çocuk eğer eğitim hayatında değilse en önemli dönemlerde zihinsel gelişimi onun aksi olacak ondan biz ileride düşünme yeteneği,  üst düzey düşünme yetenekleri beklemeyebiliriz.
Zihinsel gelişimi bakımından yine dönemler vardır, hani bu dönemleri ayrı ayrı çok fazla irdelemeye gerek yok ama eğitimde olabildiğince uzun süreye çocuğun kalması gerekir. Çünkü eğitim en kötüsü, isterce ezberci bir eğitim süreci olsun o bile en kötüsü çocuğun zihinsel gelişimini sürekli desteler ve zihinsel gelişimine katkıda bulunacak eylemler ve işlemler yapılır. Bu bakımdan önemlidir çocuğun eğitim hayatında olması.

2017 DE İKİ MİLYON ÇOCUK İŞÇİ:
(Bu satırları yazdığı 3 Mayıs 2017 Çarşamba günü yani 1Mayıs işçi bayramından üç gün sonra, bir radyodan, “1 Mayıs İşçi ve Dayanışma Bayramı gününde 16 yaşında bir çocuk işçinin iş kazasından öldüğünü ve Türkiye’de iki milyon çocuk işçi olduğunun” haberini veriyordu)
FİZİKSEL GELİŞİMİNE BAKTIĞIMIZDA ise, özellikle 17 yaşına kadar bütün tüm gelişim kuramcıları ortaklaşa bunu söylüyorlar ve özellikle ilk 6-7 yaşlarında başlayan ince kas, kalın kas hareketlerini güçlendirmek, kemik ve iskelet gelişimi bakımından 17 yaşına kadar çocuk hızlı bir gelişim evresindedir. Çok iyi beslenmesi gerekir, çok iyi dinlenmesi gerekir, çok iyi eğlenmesi gerekir, oynaması gerekir ve ağır işlerde çalışıyorsa çocuk fiziksel bakımından kamburluk başta olmak üzere bazı kas gelişimi sorunları, bazı kemik gelişimi sorunlarını onda görebiliriz.
O halde eğitimden uzak kalan çocuk, iş hayatında çalıştırılan çocuk sadece zihinsel bakımından değil, fiziksel bakımından da, ağır yük taşıması, ağır işlerde çalışması, günesin altında kalması veyahut da sağlıksız koşullarda aşırı kimyasal maddeler içeren bulunması onun bütün fiziksel gelişimin olumsuz yönde etkileyecektir.
PSİKOLOJİK GELİŞİMİNE BAKTIĞIMIZDA ise çocuklar yine değişik kuramlara da baksak benzer şekilde çocuk psikolojik bakımdan bulunduğu ortamda özdeşleşme, kimlik kazanma gibi birtakım temel şeyler kazanır. Eğer çocuk, bir gelişim kuramcısına göre çocuğun psikolojik gelişimini üç evreye ayırıyor. Burada hayalci dönem, gerçek öncesi dönem, gerçekçi dönem diye dönemlere ayırıyor. Çocuk psikolojik bakımlardan bu dönemlerde uygun olmayan koşullarda bulunduğunda çocuğun psikolojisi olumsuz etkileniyor. Sonuç olarak güven eksikliği, kendine saygı eksikliği ve içinde bulunduğu koşullarda çocuk olumsuz psikolojik gelişimler içerisinde bulunabiliyor.
SOSYAL GELİŞİME de baktığımızda yine çocuk 0-7 yaş arasında ağırlıklı olarak aile içerisinde 7-12 yaş arasında ilköğretim çağı dediğimiz çocuk okul çağı döneminde olacak, bu yaş grubunda çocukların değişik yaş dönemlerinde hem kendi hemcinsleriyle, hem akranlarıyla oluşturacağı sosyalleşme aşamaları var. Çocuk eğer büyükler arasında yetişirse bu dönemde, bu aşamaları doğru şekilde atamayacaktır. Örnek vermek gerekirse 9 yaşındaki bir erkek çocuk aslında karşı cinsten nefret eder o dönemde. Ama çocuk 10-11 yaşlarına geldiğinde buluğ çağına geldiğinde yeniden karşı cinsle yeniden arkadaşlık kurma ona ilgi duyma onunla arkadaşlık etme isteği doğar. Bu dönemde çocuk kendi yaşıtlarıyla değil, kendi yaş grubundaki insanlarla değil, yetişkinlerle bir çalışma ortamındaysa o devreyi de sakat atlatacaktır, dolayısıyla çocuğun sadece cinsiyet bakımından sosyalleşmesi bile olumsuz şekilde etkilenecektir.
DUYGUSAL GELİŞİM BAKIMINDAN da çocuk yine ilköğretim çağında çocuğun büyük ölçüde çocukluktan kurtulma isteği, bağımsız çalışma isteği, birey olarak kendi haklarını tanıma isteği var. Burada da çocuk eğer büyüklerle bir arada bulunursa duygusal bakımından da etkilenecektir ve akran gruplarından uzak bir şekilde yetişen çocuk mutlaka ileriki hayatında duygusal bakımdan da birtakım sorunlar yaşayacaktır.
AHLAKİ GELİŞİM EVELERİ ile de yine farklı kuramlar faklı şekilde bu dönemde en azından itaat, itaatsizlik gibi kavramları çarpık şekilde öğreneceğinden ve çarpık şekilde bir gelişim ortamında bulunacağından çocuk başta topluma büyüklere belki devlete karşı ya aşırı boyun eğici veyahut da aşırı itaatsizlik gibi iki tane seçenek karşısında kalabilir.
AİLE VE ÇOCUK İLİŞKİSİNE BAKTIĞIMIZDA, özellikle fakir ailelerde çocukların ekonomik bir meta olarak görüldüğünü görüyoruz ve yoğun olarak yapılan araştırmalarda dar gelirli ailelerin, “çocuk sizin için ne alam ifade ediyor” sorusuna, çocuğun dolaylı olarak verilen cevaplarda “çocuğun para kazanan kişi, aileye, bütçeye katkı getiren kişi” olarak görüyoruz.
Sosyo ekonomik düzeyi yükseldikçe, daha okuma yazma oranı yükseldikçe, gelir düzeyi arttıkça ailelerin çocuğu sosyal güvence aracı olarak görmediklerini çocuğu bir birey olarak gördüklerini, onu korunması gereken bir insan olarak gördüklerini söyleyebiliyoruz. Bu araştırmalar sonucuna göre de gelir düzeyi düşük aileler yoğun bir şekilde çocuğu ekonomik işlerde çalıştırma eğilimindedirler, çünkü çocuk onlar açısından ekonomik değer taşımaktadır.
ÇOCUK HAKLARI VE EĞİTİM bakımından baktığımızda, çocuğun 18 yaşın altında çocuk olarak tanımlanması söz konusudur ve bizim yasalarımıza göre 15 yaşını bitirip 16 yaşından gün almamış çocuk hiçbir ekonomik işlerde çalışamaz. Sadece, biliyorsunuz çıraklık eğitimi, daha sonra mesleki eğitim kanunuyla biraz düzenlendi; orda 15 yaşında başlayan eğitim amaçlı ve günde yine bir usta öğretici ve öğretmenin gözetiminde, bir usta öğreticinin yanında sınırlı sürede toplam haftada 30 saati geçmeyecek şekilde çalışabilir ama çalışabilir deki kasıt eğitim amaçlı çalışabilirlik, onun dışında çalışması yasaktır. Bizim kanunlarımızla 15-18 yaş, yani 18 yaşını doldurmuş aslında genç işçi olarak tanımlanıyor. Genç işçinin çalışabileceği işler ise hafif işler. Onu zorlamayacak fiziksel, psikolojik, duygusal, sosyal bakımından zorlamayacak işlerdir, reklam işleri gibi falan.
Çocuk işçileri eğitimine baktığımızda karşımıza şu kavramlar çıkıyor:
 İlgisizlik, iletişimsizlik, kendini ifade edememe duygusal sorunlar, kendini farklı algılamaya eğilimi, yorgunluk iyi beslenmeme,  yoğunlaşma (yoğunlaşma) güçlüğü, arkadaş edinme güçlüğü, öğretmenin gözüne girememe ve daha başka etkilerini görebiliyoruz.
NEDEN ÇOCUK İŞÇİLİĞİ:  Başta yoksulluk geliyor. Bu gün en fazla çocuk işçiliğinin olduğu il, ikinci sırada Adıyaman geliyor. Bu gün Urfa’da her yıl mart ayından itibaren 150 bin aile 150 bin çocuğuyla, okul çağı çocuğuyla en az, daha fazla bazen, çocuğuyla birlikte evinden çıkıyor. Mesela mayısta aramızda Ankara’dan Polatlı üzerinden Eskişehir’e arabasıyla giden yolun sağ tarafında ya da sol tarafında 15-20 tane bir çadır, bir tarlanın ortasında, kenarında bir yerde böyle çadırları görmüşüzdür. Türkiye’de 15 tane il var, bu 15 ilde mevsimlik tarım işçileri tarafından yapılıyor ve Adana’da Mersin’de Antalya’da başlayan, martın onunda başlayan süreç bu, Martın onunda başlayan yavaş yavaş Urfa’daki mevsimlik tarım işçi aileleri evlerinden çıkıyorlar. Çocuklarını da götürüyorlar. İlkokul çağındaki çocuk ailesiyle gidince ne oluyor; hiçbir şey olmuyor. Hepimiz burada öğretmenlik yaptık, yok yazılmıyor mu? Hiçbir şey olmuyor. Öğretmen okul müdürüne diyor ki,  benim sınıfımda hiç abartarak söylemiyorum, dağları gezmiş oralarda çok dolanmış bir eğitimci olarak söylüyorum. Urfa’da bizim yoğun olarak çalıştığımız Eyübi, Yakubiye,  Haliliye Mahalleleri, Viranşehir, Siverek ilçelerinde 30 kişilik sınıfta mayıs ayında 5 beş kişi kalıyor, beş tane çocuk kalıyor. Bu çocuklar yoksulluk nedeniyle aileleriyle birlikte kalkıyorlar, Adana’nın bilmem neresine gidiyorlar.
Gittikleri yerde-çadırlarda okul yok mu? Yok. Bizim projede çalıştığımız bin aileden sadece Ordu’da bir ay gibi bir projede Sakarya, Düzce gibi iller kapsamında bu ailelere sorduğumuzda  “başka herhangi bir yerde siz okula gidiyor musunuz”, hiç biri gitmiyor.
Adana’da 1995 yılında başlayan bir proje var, çok sınırlı oranda çadır sınıflar kurularak özellikle Karataş’da, eğer yakınlarda varsa okul ve oradaki Eğitimciler İlçe Milli Eğim Müdürü, İl Milli Eğitim Müdürü özel olarak ilgiliyse bu konuyla evet. Ama ülkemizde bu gün istatistiklere baktığımızda, bu 893 bin çocuğun 399 bini tarım işkolunda mevsimlik tarımda çalışıyorlar. Bunların içinde 200 bin çocuk en az dört ay okuluna gidemiyor.
Bir soru sorayım. Siz öğretmensiniz köylerde çalıştınız, martın sonundan itibaren çocuk gelmedi, tekrar kasımda geldi o çocuk. Acaba bu çocuk eğitimden ne kadar yararlanabilmiştir? Eğer aile özel olarak üzerine düşerse, belki çocuğun okuldan kopmasını engelleyebilir. Ama maalesef çocuklar birkaç sene sonra eğitimden kopuyorlar ve çocuk 15 yaşına geldiğinde hatta 14 yaşına geldiğinde artık kendini bir yetişkin gibi algılamaya başlıyor ve okul hayatını bırakıyor. Eğitimden yaralanamayan biraz önce saydığımız sosyal, psikolojik,  ahlakı gelişim ne olabilir bu çocuk ne olacak; bunlar da yüzyıldır geleneksel olarak süren aileleri gibi mevsimlik tarım işlerine gidiyorlar. Özellikle tarım önemli olduğu için söylüyorum, bütün dünyada da öyle, bizde de öyle, bu yaş grubunda çalışan çocukların yarısı tarım iş kolunda çalışıyor, diğer yarısı yüzde ellisi, diğer yarısı da sanayi da sokakta hizmet sektörü dediğimiz alanda çalışıyorlar.
O halde yoksullukla mücadele, bir kere çocuk işçiliğini sonlandırmada birinci sırada yer almaktadır. Bunun çok çeşitli yöntemleri olabilir. Ama bir tanesini kaçırdığımızda sizinle paylaşabilirim, toprak reformu, eğer  toprak reformunu başarmış olsaydık  biz ülke olarak, özellikle Urfa ve Adıyaman ağırlıklı illerde mevsimlik tarımda bu kadar yoğun bir şekilde olmayacaktı.
İKİNCİ SIRADA GÖÇ: Göç, ülkemizin, dünyadaki gelişmekte olan ülkelerin çok önemli sorunu. Göç hem iç göç olarak, hem dış göç olarak. Şimdi burada konuştuğumuz konular sadece vatandaş olarak TC nin çocuklarını konuştuk. Göç yolu aracılığıyla ülkemize gelen kimi rakamlara göre üç, kimi rakamlara göre beş milyon olan Suriyeli olan çocuklarının durumu nedir? En az bir buçuk milyon çocuğun Suriyelilerin okul çağında olduğu ve bunların bir milyonunun eğitim hayatının tehlike altında olduğunu şu an kesinlikle söyleyebilirim. Hâlihazırda Suriyelilerle ilgili bir projede çalışan biri olarak söylüyorum. O halde göç bazen kontrol dışı bir şeydir,  ama devlet göçü öngörebilmelidir, göçe uygun planlar yapmalıdır, göçe uygun okullaşma oranları, göçe uygun okullar falan. Onun dışında sosyal, demografik göçle gelen durumlar var. Nedir bunlar? Büyük şehirlerin çeperlerinde mahalleler, şimdi biraz azaldı, bundan birkaç yıl önce İstanbul’da her yıl bir mahalle kuruluyordu. Bu koşullar altında çocukların o durumda olan oraya yerleşen kirayı dahi eremeyecek durumda olan ailelerin çocuklarını hemen işe gönderdiklerinden eminiz.
Bu arada çocuk işçiliği ile mücadele eden örnek ülkelerden bir tanesi, onu da söyleyeyim. Yani 2000 li yıllarda ülkemiz balkan ülkelerine, Türkî Cumhuriyetlere  örnek ülke olarak gösterildi, çocuk işçilerle mücadele konusunda geçmiş yıllarda çocuk işçiliği ile mücadeleler yaptık. Bunun başında sanayi geliyor,
İKİNCİ SIRADA SOKAK GELİYOR. Hatırlayalım 1995-98 yıllarında, böyle bir proje için Diyarbakır’a gittim, Diyarbakır’da tam şehir merkezinde arabadan indik, sokak çocuk kaynıyordu, tam okul saati. O zaman yapılan projelerle, çok sayıda proje yapıldı. Başta İstanbul Valiliği, İstanbul Belediyesi, o dönem için söylüyorum, sonra Ankara Valiliği Ankara Büyükşehir Belediyesi.  Tüm bu iller, göç alan illerin tamamında 40 yakın ilde çok değişik projeler yapıldı. Hatırlayalım yine 2002-2003 yıllarına geldiğimizde sokakta bu çocukları daha az görürü olduk, çok azaldığını hissetmemiz olmamız gerekir. BU çocuklarla hem sanayide hem sokakta, tabi ki okullaştırıldılar, tabi ki sokaktan çekildiler. Ama son yıllarda görüyoruz ki, yeniden bir gevşeklik var. 2006 yılından bu yana ülkemiz çocuk işçiliği ile mücadele konusunda ister göç, ister gecekondu yerleşim alanlarındaki yeni misafirlerimiz,  bunlarla mücadele konusunda biraz geride kaldığımızı görebiliriz. Başka nedenler var, eğitimle ilgili nedenler var.
Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız

NELERDİR EĞTİMLE İLGİLİ NEDENLER?
EĞİTİMİN ÇOCUĞA ÇOK CAZİP GELMEMESİ;  çocuğa, bununla ilgili çok karşılaşıyoruz. Çocuk biraz kendiliğinden eğitimden kopuyor. Öğretmen değişikliği, program değişikliği, programın öğrenciye uygun olmaması gibi çok nedenleri var. Bunun içine bunları koyabiliriz. Yine bir zamanlar şu tartışıldı, okul cazibe merkezi haline getirilsin, çocuk okula isteyerek gitsin, diye bir tartışma vardı. Buna çok katılıyorum. Eğer okul gerçekten bir çekim merkezi olsa, yine Urfa’dan örnek vereceğim, çünkü Urfa’daki mahallelerin hepsinde okul okul gezdim. Çocuk istemiyor okula gitmeyi, neden biliyor musunuz, “okulda dayak var, hakaret var, çocukların birbirine akran vurmaları var yoğun bir şekilde, okulda her türlü koşul kötü. Okulu çekici hale getirdiğinizde, çocuk aileye baskı yapıyor, fakir de olsa baskı yapıyor. Bunun öreğini orda da gördük. Orda da biz mevsimlik çocukları okula ulaştırdık. Çok güzel bir okul açtık, prefabrik okul yaptık. Öğretmenleri, her türlü öğretmeni de sağladık, yani müzik, resim vs olanakları da sağladık, çocuklar ailelerine baskı yaptı, “ben fındık toplamaya gitmeyeceğim, okula gideceğim” diye. Bunu kanıtlayan iki tane filmimiz var, adı “PİKALA BELGESELİ”, çocuklar ailelerine böyle baskı yapıyordu, okul çekim merkezi olduğunda.
Ama biz okulu çekim merkezi olmaktan çıkardık, çocuklar okula gitmek istemezdi. Okul çocukların severek gittikleri yer olmaktan çıktı. Bununla ilgili önlemler almamız gerekir. Bürokratik önlemler var, nedir bürokratik önlemler, öğretmenler çok sık yer değiştiriyordu, Milli Eğitim Müdürü değişiyor, okul müdürü değişiyor.
Biz burada çok hissetmiyoruz Ankara’nın Kızılay’ında. Taşrada bazen okul müdürümüzün kim olduğunu bilmiyoruz” diyor,  sürekli değişiyor. Bu kadar bürokratik sorunlar yaşadığında eğitim sistemi, o okul öğrenci için uygun bir ortam yaratamıyor. İyi eğitim liderleri, iyi okul müdürleri maalesef yok, olsa okulu gene bir şey yapacaktır. Gene okulu o karatahtayla bile çekici hale getirecektir.
YETİŞKİN AİLELERİN EĞİTİMSİZLİĞİ Yine bir aileyle bir aileyle Ordu’da yaptığımız araştırmada, bin ailede kadınlarda okuma yazma oranı yüzde otuz. 2014 den bahsediyorum, 2014 de tarımda çalışan yetişkin okul çağında çocuk sahibi kadınların okuma yazma oranı Urfa Adıyaman ağırlıklı yerlerde bu ailenin yüzde 30. Bazen buna inanmakta zorluk çekiyorum. 1975 yılında bir ilkokul öğretmeni olmuş kişi olarak gerçekten zorluk çekiyorum. Halen okuma yazma bilmeyen vatandaşımızın bu yoğunlukta olduğunu düşünmek bana acı veriyor. Bu ailenin çocuğu okula göndermenin ilgili isteği ne olabilir. Ne diyor biliyor musunuz, “benim dedem de bu Ordu’ya findik toplamaya geliyordu, babam da geldi, ben eldim, çocuğum da gelecek”. Yüz yıldır aynı bahçeye üç kuşak fındık toplamaya geliyorlar, soğan toplamaya geliyorlar, patates toplamaya geliyorlar. Geleneksel bir bakış açısı var, “yav çocuk çalışsın” bizim yaşlardaki insanlarda çok yoğun var “yav hocam niye bu çocukların çalışmasına olumsuz bakıyorsun”  diyor vatandaş. Çocuk okul çağındayken okula gidecek, ailesine yardım edebilir, ama yevmiye ile bir yerde çalışamaz. Buna artık toplum olarak inanmamız lazım. Gözümüzün önünde biraz önce verdiğim örnekte, pekâlâ, baktık ki orda 30 tane çadır gördük, Eskişehir yoluna giderken Polat’lıyı geçince 30 tane çadır gördük. Aklımıza şu geldi mi, buradaki çocuklar ne yapıyor acaba? Siz yolcusunuz sizin gelmeyebilir, Polatlı İlçe Milli Eğitim Müdürünün aklına geldi mi acaba? Sivri İlçe Milli Eğitim Müdürünün aklına geldi mi acaba? Gelmedi, gelmedi. Geçen sene eşimle Bursa’ya gidiyordum, bir düğüne gidiyordum. Eşim dedi “bizimkiler” hani proje yapıyoruz ya, 30 tane çadır var girdim içeriye. Dayıbaşına, onların çavuşuna “dayıbaşı” diyorlar. Çağırdım, ne yapıyorsunuz burada, “, hocam biz dağılacağız, geldik Urfa’dan Diğyarbakır’dan”nereye dağılacaksınız?  “Şu tepeye üçü gidecek, o tepeye ikisi, üçü gidecek, bu gördüğün 30 çadır dağılacak”. Hangi tarihti?  Mayıs’ın on-u henüz okullar paydos değil, henüz okullar dağılmamış, ta ben Adana’dan biliyorum, Adana’da martta başlar bu işler.
Biz şunu hatırlayalım, ben öğretmen okulu mezunuyum. Öğretmen okulunda bize şunu anlattılar meslek dersleri öğretmenleri. “Köye gittiğinizde her yıl eylül ayının başında müdürünüzle beraber kapı kapı gezeceksiniz, soracaksınız, “okula gidecek çocuk var mı?” ister kayıtlıdır, ister kayıtlı değildir, nüfus cüzdanı olmayabilir, onları toplayacaksınız okula getireceksiniz? Öyle değil miydi, onları okula getirmeye ikna edeceksiniz Peki İlçe Milli eğitim Müdürü, burada çadırlar aileler var ama burada çocuklar da olmalı. Çocuklar ne yapıyorlar acaba. Çocukları yetkililer düşünmediği, biz neyi sorgulayacağız? 200 bin çocuktan söz ediyorum,  200 bin çocuk dört ay okula gitmiyor, bu sene de gitmedi.
MEVZUAT EKSİKLERİ VAR;  basit bir örnek vereyim. İş Kanunda iş denetim yetkisini iş müfettişlerine vermiş, kanun. Kanun diyor ki, çocuk çalıştıran bahçe sahibine işyeri sahibine Bir işyeri sahibine kim ceza yazabilir? Sadece iş müfettişi yazabilir. İş müfettişi nerede çalışıyor? Ankara’da Çalışma Bakanlığında çalışıyor. Taşra teşkilatı yok, Çalışma Bakanlığının iş teftişi bizdeki gibi o taşra teşkilatı yok. Peki Eskişehir’de tarlasında çocuk çalıştıran adama cezayı kim yazacak? Ankara’daki müfettiş yazacakmış, böyle sorunlar var. Mevzuat eklikli var, elimizden geldiğince bunlarla uğraşıyoruz.
İŞVERENLERİN ÇOCUK İŞGÜCÜ TALEBİ VAR; özellikle Sakarya Düzçe’de geçen sene bu projede koordinatörlük yaptı.  Özellikle Düzçe ve Sakarya’da bahçe sahipleri, çocuk işçi çalıştırmak istiyorlar, neden? Diyor ki, “çocuk daha kolay topluyor”, neden, fındık yerden, toplanıyor; Ordu öyle değil, Ordu’da dalından toplanıyor. Diyor ki, “orda çocuk istemem ben” pratik bir şey söylüyorum, ikisi de fındık toplama; projede ben koordinatörüm. Ordu’daki bahçe sahibi diyor ki “hocam ben de istemiyorum, çocuk çalıştırmak, bunlar toplayamıyor, dalı kırıyorlar”. Sakarya’daki Düzçe’deki bahçe sahibi diyor ki, “çocuk çok pratik çok kolay topluyor, büyükler eğilemiyor beli ağrıyor falan” . “Çocuklar ucuz, 60 lira yetişkine vermektense 30 lira çocuğa vermeyi tercih” ediyor.
Sadece biz değil, bütün dünya böyle. Benim bu sunumum burada sadece ülkemizin çocuk işçiliği ile değil, Amerika’da (ABD) Mişigın (Michıgan) eyaletinde üç ay kaldım, orda Meksika’dan geliyor aileler, mevsimlik tarım için. Yarısı bir şekilde orda kalıyor, bizde de aynı şekilde Suriyeliler kalıyorlar. Orada tabi Mişıgın Amerika’nın en büyük tarım alanlarından söz ediyoruz, yani çok fazla orada tarım yoğun. Büyük tarım işleri var, tarlalarda, ahırlarda hayvancılık işlerinde onlar çalışıyorlar. Gittim yerinde gördüm, tabi çok önlem almışlar, çok uğraşıyorlar. Orada her mevsimde tarımda çalışan her ailenin çocuğunu bir koordinatör öğretmen 24 saat içerisinde internet üzerinden gönderiyorlar. Böyle bir sistem kurmuşlar. Ama buna rağmen ABD bile çocuk işçiliği var yoğun bir şekilde, gizli, üstü kapalı bir şey. Avrupa ülkelerinde var. Ben hepsi için konuşuyorum, çocuk çalıştırmak istiyor, ucuz olduğu için. O halde işverenlerin de eğitilmesi gerekir. Sağlık nedenleri var, ailede bir baba hasta, sakat, bir tarafı kırılmış, mecburen çocuklar çalışıyor ve diğer bir yığın sorun var.
Çocuk İşçiliği Ve Eğitim Hakkı (Konferans sunumu) - Cevat Kulaksız

KANUNLARI UYGULAMAK HEPİMİZİN GÖREVİDİR
Bütün bunlarla mücadele etme konusunda biz başta ülke olarak, ama eğitimciler olarak biraz bunun farkında bu topraklarda biraz farkındalık yaratmak için yaptık. Hepimiz bazen bunları gözden kaçırıyor olabiliriz. Ama çevremizdeki eğitimcilere bunları söylememiz lazım. Kanun var, 222 Sayılı Kanun diyor ki, “çocuk okul döneminde okulda olacak”, bitti bu kadar. Bunu kim sağlayacak? Jandarma sağlayacak, kaymakam sağlayacak, muhtar sağlayacak, vatandaş sağlayacak. Ortada olan bir kanunun sağlamak için sadece bakanlıktan bir kişinin bir şey yapması gerekmez. Yoldan geçen bir vatandaş olarak her birimizin görevidir kanunların uygulanmasını sağlamak. Biri şurada birini vurduğu zaman onu şikâyet etmek bizim görevimizdir, vatandaşlık görevidir.  Avrupalı vatandaşlarla Türkiyeli vatandaşlar arasında temel farklılık budur. Bir tanesi kanunların peşindedir (Avrupalı),  biz değiliz.
SOSYAL NEDENLER VAR Yerleşik bir düzenleri yok. Adıyaman’da bu mevsimde çalışan ailelerin önemli bir kısmı aynı zamanda zaten orda çadırda yaşıyorlar, bizim esmer vatandaşlarımız aslında orda da düzenleri yok. Ben ona şöyle söylüyorum. Çocuk nerede okula gidiyor, biz aslında kışın aralık, ocak gibi Adıyaman’dayız, orda da kayıtlı ama bizim okulumuz orası m ı belli değil. Yüz binlerce insandan söz ediyoruz. Düzenli bir aile hayatı yok. Bin aile için yaptığımız araştırmayı söylüyorum, bir çadıra 6 buçuk kişi düşüyor. Bir tane çadırda yaşıyorlar. Siz bunun ahlaki, sosyal şeylerini bir düşünün. Eğitim öğretimin önemini bilmiyor aileler. Bun çocuk okursa ne olur? Çocuklara sorduk 2013 yılında Ordu’da yattık projeyi bitirdik bir buçuk ay orada çocukları okula aldık,  eğittik 250 tane çocuğu o okulda okuttuk, sonra çocuklara sorduk, “ne olmak istersin”?  Ne çıktı biliyor musunuz? Yüzde 70 i müzik öğretmeni olmak istiyor. Neden? Bir tane müzik öğretmenimiz var, arkadaş gerçekten müzik öğretmeni falan değil, sanatçı adamın on parmağında on maharet, sesi de çok güzel, çocuklar onun peşinde dolaşıyor, müzik öğretmeni olmak istiyorlar. Ne demek bu? Eğitimin ona katacağı şeyi ne çocuk biliyor ne aile biliyor. Şimdi bizim Urfa dolaylarından gelen çocuklar artık onlarla biz birbirimize aşınma olduk. Bu çocuklar hepsi müzik öğretmeni olmak istiyorlar, o öğretmenler sayesinde.
Okula kayıt sistemindeki falan çok farklı çıkmaz noktaları var. Mesela şartlı nakil sistemi diye bir şey var, kız çocuklarını okula gönderenlere bir miktar para ödeniyor” falan, bundan düşmemek için de “yok” yazmıyorlar çocukları. Gidiyoruz Urfa’ya diyoruz ki, “çocuk okulda yok niye yok”, öğretmen “yav yok yazsam parası kesilecek, onun için yok yazmıyoruz”,  diyorlar öğretmenler. Böyle bir sistem yok. Kayıtlarla ilgili kayıtlı sistemler var.
Okulda öğrencinin başarısızlığı kesinlikle iş hayatına yönlendirebiliyor. Çocuk biraz başarısız olunca bir iki yıl okuma yazma öğrenemeyince diyor ki, “ben bari çalışayım aileme katkıda bulunayım”.  Öçle gelen çarpık kentleşme zaten hepimiz bunu biliyoruz. Ayrıca bir de sosyal ayırımcılık var. Bahçe sahibi hem yıllardır, 30 yıl 40 yıl aileyi çalıştırıyor, hem de onları aşağılıyor, küçümsüyor. Onlarla ilişkin düşüncesi, karar verici bir bürokrat, “yav hocam bunlarla uğraşmayın, bunlar Çingene”.  Böyle cümle kuruyor,  yani ne söyleyeyim size, durum böyle, bu ayırımcılık kesinlikle çocuk işçiliği nedenlerinden bir tanesi.
EKONOMİK NEDENLER;  Başta yoksulluk, meslek edinme şansının azalması, okulun insana meslek kazandırmadığı düşüncesi, eğitim giderlerini karşılayamamak; bunu karşılamayan aileler var. “Gerçekten çocuğu okula göndereceğim tamam, eski kitap falan veriyorlar, ama ben ayakkabı alamıyorum çocuğa”, diyor aile. Bu kadar fakir aileler, hedef yok, gerçekten hedef yok. Ailelerde yok, çocuklarda yok, gittik gördük gençlerle konuştuk, hiçbir hedefleri yok, karamsar hepsi.
DANIŞMANLIK HİZMETİ;  Mişigın’dan örnek verdim. Mişigin eyaletinde sadece Ditroit şehrinde etrafındaki bahçeler için yüz tane koordinatör öğretmen sadece çocuk işçiliğini izlemeyle görevlendirilmiş. Bunların başına da üniversiteden bir hocayı koymuşlar, üniversitede bir ofis açmışlar, onları koordine ediyor. Çocuk ailesiyle birlikte bir bahçeye geldiğinde aile 24 saat içerisinde ilçe milli eğitimden o öğretmene (danışman bir öğretmen ders öğretmeni değil) çocuğun bilgilerini gönderiyor, ertesi günü danışman öğretmen gidiyor, çocuğu alıyor en yakın okula götürüyor, onu bir servise yazdırıyor. Sonra gidip öğretmeni ile haftada bir görüşüyor, konuşuyor. Hepsini gittim yerinde gördüm, mümkün bu. Bizde böyle bir hizmet yok. Şimdi biz bunu biraz başlatmaya çalıştık.
KÜLTÜREL NEDENLER VAR; Kız çocuklarına ilişkin algılara hala öyle, hala sizin ilk öğretmenliğe başladığınız gibi, yüz yıl fark var bu ailelerle bizim aramızda yüz yıl fark var, kapanmamış, bunun işin bir şey yapılamamış maalesef.
AİLE İÇİ İLETİMSİZLİK VAR; Çocukların aileleriyle bir şey yk, çocuklar belli bir yaşa gelince gerginlikler var ailede. Eğitime ilişkin tutumlar düşük, eğitim gelecek düşüncesiyle ilgili değil onlar açısından. Bir de öyle hayat oluşmuş ki, o kadar normalleştirmişler ki, çadır hayatı mı, tabi ki çadır hayatı olabilir, çadırda yaşamak bir tercihtir tamam, ama tarla başına çadırı kurduğunda, elektrik yok, su yok, tuvalet yok, yıkanma yok, temizlik yok, yemek yok, hiç bir şey yok, ağaç yok. Küçük çocuk çadırın içerisi sıcak, gölge yok ki otursun, bırakın gerisini.  Gerisinden falan vazgeçtik.
Tarım politikaları, belediyecilik, kurumlar arası koordinasyon yok bunların hepsi değişmesi lazım. Türkiye’de mevsimlik tarım, bizim en birinci çocuk işçiliği ile mücadele konumuz, mevsimde çocukların yarsından fazlası böyle, burada var, her bir 150 binin üzerinde aile Mart Kasım aylarında dört ile yedi ayrı ile mevsimlik tarım için gidiyor çocuklarıyla birlikte gidiyorlar. Burada da ailelerin gittikleri iller,  Akdeniz’den başlıyor martta, Orta Anadolu’ya doğru geliyor; sonbahara doğru tekrar Akdeniz’e dönüyorlar. Mesela Adana’dan başlıyor, Adana’dan çapa yapıyor, pamuğun bakımını yapıyor, sonra geliyor Niğde, Nevşehir, Eskişehir dolaşıyor. Urfa’dan Çanakkale’ye giden var. Oradan dönüp dolaşıp Kastamonu kasımını ortasında ancak yerlerine yurtlarına dolaşıyorlar. Bu bilgileri de bir yerde bulamazsınız.
Bin aileyle yaptığımız çalışmanın sonucu şu bilgi, Çalışma Bakanlığında bile de yok, Milli Eğitim Bakanlığında da yok. Veriyoruz biz ama gerçi her iki bakanlığın da hakkını teslim etmemiz lazım, çok çalışıyorlar. Çalışma Bakanlığı bu sene gene bir genelge çıkardı, bu konuya çok eğiliyor, Çalışma Bakanlığı başarılı işler yürüttü, kesinlikle bunu da teslim etmek gerekir. Bakandan bakana değişmekle birlikte orda bir bilinç oluştu. Milli Eğitim Bakanlığı Temel Eğitim Genel Müdürlüğü geçen sene Nabi Bey’in bakan olduğu dönemde genelge çıkardı. O genelge sayesinde yazın da bu çocuklar alınabiliyor ve proje başlatıldı aslında. Şu an bir şey gerekiyor, böyle bir kampanya şeklinde bir şey yapılsa, bu tarımda çocukların her gittikleri yerde çadır okul, bir yığın çözüm önerileri düşünüyorum.  Çadırları gezip gördük, okul çağındaki çocuğu gördük, çadırda okula almak istedik, çocuk, “öğretmenim geleceğim ama bebek var bebeği bana bıraktılar gittiler, bebek bakıyorum”. Çözüm ne? Çözüm de şu; biz dördüncü yılına giren bir proje yapıyoruz. Artık bine yakın aileyle fındık tarımına gelen Ordu, Sakarya, Düzce’ye gelen ailelerle çalışıyoruz. Her yıl onlara bir buçuk ay okul açıyoruz, yedi tane okulumuz var, dört tanesi Ordu’da, Ordu Efirli, Ordu Perşembe içerisinde Efirli sahasında prefabrik, bizzat benim kalemle çizdiğim okul inşa ettik, orda, Efirli’de bize yer vermeyeceklermiş, bir kavga gürültü tekrar alacağız. Sonra Uzunisa’da , Fatsa’da ve Ünye’de dört tane okul açıyoruz, o çadır alanlarına.
Sakarya ve Düzçe’li olan varsa, orda da Hendek’de,  Akçakoca’da ve Kilimli ilçelerinde birer okul açtık.
Şimdi Çocuk işçiliği ile mücadele ediyor muyuz, ediyoruz, o kadar da kötü değil durum. Bu projede sadece 60 tane öğretmenimiz var, Milli Eğitimin öğretmenler, sağ olsunlar Milli Eğitim, valilikler, kaymakamlar, belediyeler bize çok destek veriyorlar, bize öğretmen veriyorlar. Modeli biz kurduk, bu modele göre çocuklar çadırlı okulda eğitilirler, prefabrik sınıfta eğitilebilirler, yakın bir okula taşınabilirler,  hepsini uyguluyoruz. Hiçbir şeye ihtiyaç yok bir ağacın altında da, bir öğretmenle çocukları bir araya getirsek yeter. Teşekkür ederim”.
Karşılıklı sorular,  katkılar ve değerlendirmelerle oturum sona erdi.
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR

[1] Doç Dr. Murat Gürkan Gülcan kimdir?
Artvin Şavşat doğumludur. Samsun ve Rize de sınıf öğretmenliği yaptı. Ankara Üniversitesinden eğitim sertifikası aldı. Engelliler okulunda öğretmenlik yaptı. H.Ü. Eğitim Bilimleri eğitim ve denetimi bölümünü bitirdi. Almanya’nın Münih kentinde 86-92 yılları arasında 6 yıl süreyle Türk kültürü öğretmenliği yaptı. H.Ü. Eğitim Birimi ve yönetimi ve denetimi bölümünde yüksek lisans, Türk Eğitim Sisteminde İnsan Hakları eğitimi konusunda test hazırladı. Gene aynı fakültede teftiş alanında doktorasını tamamladı. AB eğitim sürecinde Türk eğitiminin yapısal sorunları konusu teziyle, 94-2003 yılları arasında M.B. İlköğretim Genel Müdürlüğünde eğitim uzmanı şube müdürü, daire başkanı ve Genel Müdür yardımcısı olarak çalıştı. Milli Eğitim Bakanlığınca basılan Dünya masallarından örnekler, hayvanları, Türkiye’de ilköğretim dünü ve yarını ve birleştirilmiş sınıflarda Sosyal Bilgiler,  Fen Bilgisi Öğretmen kılavuzu, İlköğretim Beşinci sınıf Sosyal Bilgiler Ders kitaplarını yazdı. İlköğretimde ilk kez okutulan Vatandaşlık ve İnsan Hakları Dersi olmak üzere bazı derslerin programlarının hazırlanmasında görev aldı.
Yurt içi ve yurt dışı dergilerde ve kongrelerde 20 nin üzerinde yayın yaptı, Avrupa Birliği ve Eğitim adlı kitabını yazdı, Örgütsel Öğretim ve Örgüt kültürü kitapların editörlüğünü yaptı.
Türk Eğitim Sisteminde Eğitime yönelik 20 ye aşkın projede görev aldı, Çocuk İşçiliği, iç göç ve Suriyeli Sığınmacılarla ilgili projelerde danışmanlık yaptı. 2003-005 yılları arasında Türk Eğitim Derneği eğitim koordinatörlüğü yaptı, halen Türk Eğitim Vakfında Ankara Şubesi Yürütme Kurulu Üyesi, 2005-2007 yılları arasında Marmara Üniversitesi Teknik eğitim Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 2007 ile 2012 arasında G.Ü. Teknik Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi olarak çalıştı. 2012 de öğretmen yetiştirme alanında doçentlik aldı. 2014 de ABD  Mişigan (Michigan) üniversitesinde üç ay misafir öğretim üyesi olarak bulundu. Halen Gazi Ü. Öğretim üyeliği görevini sürdürüyor.

0 yorum:

Yorum Gönder