28 Şubat 2017 Salı

Nazırın Serveti - Cevat Kulaksız

Nazırın Serveti - Cevat Kulaksız
Aşağıda sunacağımız İran Sarayı’nda geçen öykü, günümüzden 300-350 yıl önce yazılmış bir Fransız Seyyahı olan Jaen Baptıste Tavernıer’in (1605-1696) Tavernier Seyahatnamesi adlı kitabından alınmıştır.  [1]
Tavernier, Fransa ile Hindistan arasında seyahat yapan bir tüccardır. Bizim Evliya Çelebi gibi,  ikisi de hemen hemen aynı yıllarda yaşamış,  gezip gördükleri yerlerde mal alıp mal satarken, gördüğü ilginç olayları, bizim Evliya Çelebi tadında olmasa da, dürüstçe onun gibi anlatmıştır.
Bu seyyah Tavernier gibi, tüccarlar, gezginciler uzun İran çöllerinde kervanlarla giderken, yolcuların rahat etmelerini sağlayan kervansaraylarda yaptırılan su sarnıçları sayesinde rahat ederlerdi. Bu tür konaklama yerlerinin çoğu, şahın sarayının ve hazinesinin nazırı olan, yüzyıllardır İran’da yetişmiş en namuslu insan, öykümüzün de kahramanı olan Muhammed Ali Bey’in gayretleri sonucunda kısa süre önce yapılmıştı. Muhammed Ali Bey zengin gönüllü çok dürüst biriydi ve her konuda Avrupalı yabancıları seyyahları korurdu. Bağlı olduğu İran Şah’ına çok iyi hizmet ediyor, devlet ileri gelenlerin baskılarına ve hakaretlerine karşı halkı hakseverce destekliyordu; ne var ki, kötülerin çok, iyilerin az olduğu o çağlarda  bu durum birçok insanın düşmanlığını çekmekten de geri kalmadı. Gerçi kumpaslar, şeytani tuzaklar eskiden de vardı günümüzde de vardı.
Muhammed Ali Bey, bu kini, şeytani tuzak ve kumpasları aşağıda aktaracağımız çok ilginç öyküsünden de anlaşılacağı gibi, içten ihtiyatlı davranışlarıyla baş etti, aştı.
Büyük I nci Abbas [2] adıyla bilinen şah, bir gün dağlarda avlanıyordu ve bir ara adamlarından ayrı düşmüş; bir keçi sürüsünün yanında kaval çalan küçük bir oğlan çocuğuyla karşılaşmış. Şah ona birkaç soru yöneltince, çocuk Şah Abbas ile konuştuğunu bilmeden çok yerinde yanıtlar vermiş; taşı tam gediğine koyan bu yanıtlar karşısında şaşıran Şah, çocuğun konuştuğu kişinin Şah olduğunu anlamaması için, o sırada gelmekte olan Şiraz Valisi İmam Kuli Han’a uzaktan hiçbir söylememesini işaret ederek çocuğa başka sorular yönelmeye devam etmiş; çocuk da her defasında şahı daha şaşırtacak cevaplar vermiş. Bunun üzerine Şah 1. Abbas, yanındaki Han’a, “bu çocuğun zekâsı konusunda ne düşündüğünü” sormuş. Han, “eğer okuma yazma biliyorsa, Şah hazretlerine çok büyük hizmetlerde bulunabileceğini” söylemiş. Şah hemen “eğitilmesi” buyruğuyla birlikte çocuğu İmam Kuli Han’ın ellerine teslim etmiş.
Allah vergisi olarak sağlam bir kafa yapısına, keskin bir değerlendirme yetisine ve güçlü belleğe sahip olan bu çocuk kısa sürede büyük bir gelişme göstermiş, Han’ın verdiği birçok görevi büyük bir başarıyla yerine getirmiş, Han’ın Şah Abbas’a sunduğu rapor üzerine, Şah onu önce sarayına nazır atamış ve ona Muhammed Ali Bey adını vermiş. Onun sadakatinden ve her konudaki iyi tutumundan emin olan Şah onu iki kez Moğol İmparatoruna elçi olarak göndermiş. Muhammed (Mehmet) Ali Bey) adaleti seviyormuş ve armağanlarla satın alınabilecek bir mizaçta değilmiş, çünkü-Müslümanlarda pek ender görülen bir biçimde-hiç armağan almıyormuş. Bu büyük dürüstlüğü saray ileri gelenlerinin hepsinin, özellikle de her an Şah’ın gözü kulağı olan haremağalarının ve kadınların düşmanlığını çekmiş. (Her devirde böyle değil midir, tek bir dürüst insan, çoğunluğu teşkil eden kötülerin arasında kıskanılır, itilip kakılır, iftiralara, kumpaslara uğratılır).

OSMANLI PADİŞAHININ HEDİYE KILICI NE OLDU
Nazırın Serveti - Cevat Kulaksız
Ne var ki, Şah Abbas’ın sağlığında, Nazırın Mehmet’in aleyhine ağzını açma cesaretini gösterebilecek kimse çıkmamış;  Şah’a göre, Muhammed Ali Bey kötü işler yapması düşünülemeyecek kadar iyi ve adilmiş. Şah Abbas’ın yerine oğlu Şah Safi [3] geçince, yeni şah çok genç olduğu için, nazırın düşmanları güzel dolaplar çevirebileceklerini ve nazırın tavrını şaha kötü yansıtabileceklerini düşünmüşler. Hep şahın yanında olan haremağaları Mehmed aleyhine birçok şey söylemişler; ne var ki, Şah’la her konuştuklarında, o onları dinler gibi görünmemiş. Sonunda bir gün Şah değerli taşlarla bezenmiş kimi kılıçları ve hançerleri seyrederken, haremağalarından biri Osmanlı Padişahının Şah Abbas’a gönderdiği, bütünüyle elmaslar ve diğer değerli taşlarla kaplanmış kılıcı getirmesini söylemiş. Osmanlı Padişahının Şah Abbas’a değerli bir kılıç gönderdiği doğruymuş, ama Mehmed göreve gelmeden uzun bir süre önce Şah Abbas kılıcı kırmış, üstündeki taşlarla çok güzel bir mücevher yaptırmış. Dolayısıyla Mehmed’in hazinedarlığını yaptığı Hazine’de bu kılıç boşuna aranmış; yıllardır Hazine’de yer almadığı için kılıç bulunamayınca şah çok kızmış; çünkü kılıç armağanların yazıldığı defterde kayıtlıymış. O sırada Şah’ın yanında bulunan birkaç haremağası ve saray ileri geleni, nazırın yaptığı işleri kötüleme ve kötü bir adam tablosu çizme fırsatını bulmuşlar. Yaptığı bütün işleri kötülemeye çalışmışlar ve “Mehmed’in kendi adına birçok kervansaray, köprü, bent ve şaha layık görkemli bir saray yaptırdığını, bütün bu yapıtları kamu hazinesinden büyük bir eksilme yapmaksızın başaramayacağını, hesap vermesinin çok daha yerinde olacağını”  söylemişler. Bunun üzerine Mehmed geldiğinde şah onu her zamanki gibi karşılamamış ve kılıcın bulunamaması nedeniyle bazı üzücü sözler söylemiş; Hazine’de bulunan her şeyin kayıtlara uygun olarak var olup olmadığını görmek istediğini, her şeyi düzene koyması için on beş günlük süre tanıdığını belirtmiş.  Mehmed, heyecanlanmadan, eğer istiyorsa şahın ertesi gün yanıtını vermiş. Hazine’ye gelebileceği yanıtını vermiş. Dolayısıyla şah ertesi gün Hazine’ye gitmiş ve her şeyi çok düzenli bir halde bulmuş; zaten sorduğu kılıcın akıbeti konusunda da bilgi edinmiş. Hazine’den sonra Mehmed’in evine gitmişse de Mehmed Şah’a çok sıradan bir armağan vermiş: Zira Şah’ın evini ziyaret ettiği kişinin şaha armağan vermesi adettenmiş. Nazır Mehmed’in armağanının alan Şah bütün salonları ve odaları dolaşmış, buraların basit keçeler ve kaba halılarla çok kötü döşendiğini görmüş; Şah kendisine anlatılana göre nazırın evinde başka şeyler bulmayı bekliyormuş ve bu kadar büyük servet içinde yaşanan bu sadelik karşısında şaşırmış.

NAZIR MEHMED’İN ÜÇ ASMA KİLİTLİ HAZİNESİ
Bir dehlizin sonunda, üç koca asma kilit taşıyan bir kapı varmış. Şah kapının farkına varmadan önünden geçmiş; ama dönüşte, yakın adamlarından bir akağa koca kilitlerle kapatılmış kapıyı göstermiş; bunun üzerine Şah, Nazır Mehmed’e, bu kadar özenle kapatılmış bu yerde ne olduğunu merakla sormuş. “şahım” demiş Mehmed, “bu odayı kilitli tutmam gerek, çünkü bütün malım bu odanın içinde. Bu evde gördüğünüz her şey şahsımındır; ama bu odanın içindeki her şey benimdir ve şahımın bu malımı elimden asla almama lütfunu göstereceğine eminim”.
 Bu sözler şahın merakını daha da kamçılamış, odanın içinde ne olduğunu görmek istemiş, Mehmed’e kapıyı açmasını buyurmuş. İçerde, dört duvardan, Mehmed’in iki çiviye asılış çobandeğneğinden ve her biri duvardaki bir çiviye asılmış, azık heybesinden, su tulumundan, kavaldan ve çoban giysisinden başka bir şey bulunmadığını görünce çok şaşırmış. Şah’ı uzun süre şaşkınlık içinde ve oda karşısında dili tutulmuş halde bırakmak istemeyen Nazır Mehmed şöyle demiş: “Şahım, Şah Abbas beni dağda keçi sürümü otlatırken bulduğunda, bütün malım mülküm bunlardı ve hiçbirini benden almadı; siz de almayın, bırakın bunları alıp gideyim ve ilk mesleğime döneyim, Şahımdan alabileceğim en büyük ihsan budur”.
Bu büyük erdem gösterisinden etkilenen şah hemen giysilerini çıkararak nazıra vermiş: Bu davranış, İran Şahlarının bir kuluna sunabileceği en büyük onurmuş; Şah’a başka giysiler giydirmişler, onlarla sarayına dönmüş. Nazır Mehmed şanı ve şerefiyle ölünceye kadar görevine devam etmiş; düşmanları onun aleyhinde düzenledikleri haksız komplonun bu kadar başarısız olmasından ötürü utanç ve keder duymuşlar.
Tarihin her devrinde,  günümüzde bile, yaşam kavgalar, komplolar, kumpaslarla dolu. Yeter ki dürüstlük, erdem, hak, adalet ve hukuk üstün olsun, yöneticiler de bunlara sadık kalsın; erdemliliğin, mutluluğun, barışın temelinde bunlar bulunur.
Nazırın Serveti - Cevat Kulaksız

Kaynak: Tavernier Seyahatnamesi. Jaen Baptıste Tavernıer’in (1605-1696) Kitap Yayınevi 2006 sf 136-137-138-139
Cevat Kulaksız ckulaksizster@gmail.com
SONNOTLAR

[1] Jean-Baptiste Tavernier (1605-1689), Parisli bir seyyah ve Hindistan-Fransa ticaretinin öncülerindendir. Babası ve amcası haritacı olan Tavernier onların etkisiyle seyahat etmeye karar verdi. 16 yaşına geldiğinde İngiltere Hollanda ve Almanya’yı gezmişti. Nuremberg’de tanıştığı Albay Hans Brenner’ın amcası Macaristan Genel Valisinin evinde geçirdiği 5 yıl ve orda kurduğu bağlantılar ona ilerleyen hayatında büyük fayda sağladı. Ayrıca bu dönemde savaşlarda yer alarak askeri tecrübe de kazandı.
“Le Six Voyages de J.B Tavernier” adlı eserinde belirttiğine göre, 1630 yılında III. Ferdinand’ın kraliyet törenine katılmak amacıyla Regensburg’a yola çıkmıştır. Ancak bu tören 1636 yılında gerçekleşmişti. Dolayısıyla bu törene ilk ve 2. Yolculukları arasında katılmış olması muhtemeldir. Kendi sözlerine göre o zamana kadar İtalya, İsviçre, Almanya, Polonya ve Macaristan, İngiltere, Hollanda ve Fransa’yı gezmişti ve bu ülkelerin ana dillerini konuşabiliyordu. Dolayısıyla bundan sonraki seyahatlerini Doğu’ya yapmaya karar vermişti. Regensburg’da Peder Joseph’in yardımlarıyla Doğu Akdeniz’e yolculuk eden bir seyyah grubuna katılmayı başardı ve onlarla birlikte 1631’de İstanbul’a vardı. 11 ay burada kaldıktan sonra Tokat, Erzurum, Erivan ve İran’a geçti. Bu ilk seyahatinde gittiği en uzak yer İsfahan’dı. Bağdat, Halep, Malta ve İtalya’yı da gezerek 1633 yılında Paris’e geri döndü.
Takip eden 5 yıl içerisinde ne yaptığı tam olarak bilinmemekle birlikte Orleans düküyle yaşadığı sanılmaktadır. 1638-43 yılları arasında 2. Yolculuğunu gerçekleştirdi. Bu yolculuğunda Halep’ten İran’a, oradan da Hindistan’a geçen Tavernier Agra ve Golkonda’ya kadar seyahat etti. Bu seyahatinde Moğol İmparatorluğuna ve elmas madenlerine yaptığı seyahatlerle büyük oranda değerli taşa sahip olan Tavernier önemli bir tüccar haline geldi. Müşterileri arasında Doğu’nun en önemli prenslerinin dahi bulunduğu Tavernier, bu 2. Seyahatinden sonra 4 seyahat daha yaptı. 3. Seyahatinde Java’ya kadar giderek Cape’ten geri döndü.
Son 2 seyahatinde Hindistan’ın ötesine seyahat etmedi, ancak bu yolculuklar sayesinde Doğu ticaretine ve ticaret yollarıyla ilgili bilgisi çok üst düzeye çıktı ve Doğu’nun en önemli insanlarıyla dostluk ilişkileri kurdu. Bu ilişkiler ona büyük bir servet ve ün sağladı ve 1669 yılında Fransa Kralı XIV. Louis tarafından hizmetleri karşılığında soyluluk unvanı verildi. Ertesi sene de Cenova yakınlarındaki Aubonne baronluğunu satın aldı. Rahat ve mutlu bir yaşantıya sahip olan Tavernier, bu yıldan sonra kralın isteğiyle gezilerindeki gözlemlerini kaleme almaya başladı. Bilimsel bir seyyahın aletlerine ve gözlem gücüne sahip olmadığı için Fransız edebiyatçısı Samuel Chappuzeau’nun yardımını aldı ve bu yardımla 1675 yılında 1. ve 6. seyahatlerindeki bilgilerine dayanarak İstanbul’u ve Osmanlı Devleti’ni anlatan “Nouvelle Relation de l’Interieur du Sérail du Grand Seigneur” (Büyük Padişahın Sarayının İçinden Yeni Hikayeler) kitabını yayınladı. Ardından ertesi yıl Le Six Voyages’ı (Altı Seyahat), 1679’da ise Recueil de Plusieurs Relations (Birçok seyahatin derlemesi) adlı eserlerini yayımladı. Hayatının son yıllarına dair fazla bilgi bulunmayan Tavernier, 1689 yılında Moskova’da, belki de Hindistan’ın ötesine seyahat edeceği yeni bir yolculuktayken vefat etti.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Baptiste_Tavernier

[2] I. Abbas veya Büyük Abbas (Ocak 1571 - 19 Ocak 1629), Safevî Hanedanından Safevi şahı. Ülkeyi yönettiği 1588-1629 arasında Osmanlı ve Özbek ordularını Safevi topraklarından çıkarmış, profesyonel bir ordu kurarak Safevî hanedanını güçlendirmiştir. İsfahan'ı Safeviler'in başkenti yapmış, ticaret ve sanatı özendirerek hükümdarlığı sırasında İran sanatının en parlak dönemini yaşamasını sağlamıştır.

[3] Şah Safi veya Sam Mirza (d. 1611 - ö. 12 Mayıs 1642), Safevi şahı.
Dedesi Şah Abbas'ın vefatı üzerine 1629 yılında tahta çıktı. Saltanatında dedesi Şah Abbas'ın siyasetinden giderek Osmanlı İmparatorluğu ile mücadeleye devam etti

Hukuk devleti ile hukukun üstünlüğünün başkalıkları

Hukuk devleti ile hukukun üstünlüğünün başkalıkları
Referanduma sunulan taslak, başkanlık sistemlerinden esinlenmiş görünüyor. Ama asla ve kata demokrasiyi amaçlamıyor. Hukuku egemen ve üstün kılmıyor. Bir ölümlüyü ölmeyecekmiş gibi her şeye kadir, kadir-i mutlak, tümerkli kılan (omnipotent) bir sistem.

Türkiye halkı, demokratik rejimin ve kendinin alınyazısını etkileyecek önemli bir sorunu tartışıyor. Halkın kararı üzerine ya var olan iki yüz yıllık parlamenter sistem sürecek ya da dünyada yaşanan sistemlerden hiçbirine benzemeyen bir sisteme, daha doğrusu bir sistemsizliğe geçecek.

Anayasa hukukçusu değilim. Ama anayasa hukuku uzmanlarına soruyorum: “Dünyada hazırlanan taslağa göre bir sistem ya da benzeri var mı?” “Yok” diye yanıt veriyorlar ve ekliyorlar: “Benzeri de yok!” Evet, kendinden menkul bu düzenlemenin bir adı yok, belirsiz.

Bu yüzden uzmanlar şaşkın. Her şeyden önce bir parlamenter sistem ya da türü değil. Ancak başkanlık sistemi de değil. Çünkü başkanlık sisteminin yaşandığı ve başarılı olduğu biricik örnek ABD. Başarılı. Çünkü ABD’ki sistem, 1-federal devlet yapısına, 2-başkanları bile belirsiz esnek yapılı partilere, 3-katı bir erkler ayrılığı ilkesine ve güçlü bir yargı sistemine, 4-hukukun egemenliği/üstünlüğü ilkesi üzerine kurulan bir hukuk sistemine, 5-güçlü mü güçlü bir kamuoyu demokrasisine dayanıyor.

Yarı başkanlık sistemi de değil. Çünkü yarı başkanlık sisteminin yaşandığı, ancak başarılı olup olmadığı tartışmalı en önemli örnek Fransa. Tartışmalı, çünkü 1-federal devlet yapısı yok, 2-başkanları belli katı partilere sahip. Ama hukukun üstünlüğü ilkesine dayanmasa da, hukuk devleti ve gevşek bir erkler ayrılığı ilkelerine dayanan bir hukuk sistemi var Fransa’da.

Fransa’da durum

Bu ülkede yarı başkanlık sisteminin sancılı da olsa sürmesinin nedeni de belli: Fransa, 1789’dan bu yana üç kez krallık devirmiş, iki kez krallığa yeniden dönmüş, dört kez cumhuriyet yıkmış, beşincisini yaşamaktadır. Dokuz kez (1830, 1848, 1851, 1870, 1873, 1887, 1889, 1934, 1958) darbe girişimi yaşamış, 15 kez anayasa değiştirmiştir. Bugün bile zaman zaman Jakoben devletliği depreşen bir ülkedir. 90-615 sayılı ve 13.07.1990 tarihli Yasa’nın 9. maddesiyle 1881 Basın Özgürlüğü Yasası’na eklenen bir maddeyle (24 bis) Yahudilik karşıtı propagandayı suç saymış, Roger Graraudy’yi cezalandırmış, düşünceyi açıklama özgürlüğünü çiğnemiş, Ermeni soykırımının yadsınmasını suç saymıştır. Cumhuriyetten tam demokrasiye hâlâ geçememenin sancılarını bugün de yaşamaktadır. Kısaca iki Fransa tarih boyunca sürgit kavga etmiştir: Birincisi, giyotinle beslenen ilk Anayasa’sını insan derisiyle kaplamış, Baudelaire’i cezalandırmış, yargı öncesi insanları giyotine gönderen Savcı Foulquié’yi çıkarmış Jakoben Fransa’dır. İkincisi, “özgürlük istiyorsanız, iktidarı parçalayınız!” diye haykıran Saint-Just’ün, akılcılığın piri Decartes’ın, erkler ayrılığının büyük ustalarından Montesquieu’nün, Aydınlanmanın hırçın düşünürü Voltaire’in, edebiyatın, bilimin ve felsefenin öncüleri Balzac’ın, Hugo’nun, Sartre’ın, Camus’nün, Foucault’nun, Lyotard’ın, Lacan’ın, Morin’in, Derrida’nın, Baudrillard’ın, Attali’nin Fransa’sıdır.

Bu beriki Fransa, kendi ülkesine ve bütün dünyaya ışık saçan bir Fransa’dır. Bu beriki Fransa sayesinde halkın demokrasi bilinci çok yüksektir. Bu yüzden Fransa, güçlü bir kamuoyu demokrasisi ve bilinciyle açmazların üstesinden gelebiliyor.

Evet, görünen köy, kılavuz istemez: Türkiye’de halk oylamasına sunulan taslak, başkanlık sistemlerinden esinlenmiş görünüyor. Ama asla ve kata demokrasiyi amaçlamıyor. Hukuku egemen ve üstün kılmıyor. Bir ölümlüyü ölmeyecekmiş gibi her şeye kadir, kadir-i mutlak, tümerkli kılan (omnipotent) bir sistem. İktidar parçalanmıyor, tek elde toplanıyor; dolayısıyla özgürlük getirmiyor, baskının yolunu döşüyor. Sistemi savunanlar da esasen bunu itiraf ediyorlar.

Sürekli “ben dinin sadece tebliğcisiyim” diyen Hz. Muhammet’in; “siz isterseniz ayeti bile değiştiririz” diyen Diyanet İşleri Başkanlarının isteklerini, bu doğrultuda padişahlık ve halifelik önerilerini reddeden M. Kemal Paşa’ların bile meydan okuyup reddettikleri bir sistem bu.

Dahası sistem, aldatıcı da. “Güçlü Türkiye” diye yola çıkıyor, ama “güçsüz Türkiye”yi yaratıyor. Çünkü demokrasiye kapısını kapatıyor. Çevrenize bakınız: Ekonomik bunalım yaşayan Yunanistan ya da komşularıyla sürekli çatışan İsrail, dünyanın gözünde İran’dan, Irak’tan, Azerbeycan’dan daha güçlü ve güvenilir. Çünkü insanlarının hak ve özgürlükleri, yarınları, güvenilen bir hukuka ve yargıya emanet. Demokrasileri gelişmiş.

Peki, adı konulamayan, ama halk oylamasına bu durumuyla sunulmasında sakınca görülmeyen, deyiş yerindeyse, bu “Seyyar Tayyar Taslağı”, nasıl bir ortamda tartışılıyor? Her şeyden önce olağan dönemde değil, hak ve özgürlüklerin sınırlandırıldığı ya da durdurulduğu OHAL döneminde. Dahası mantık çarpıtmalarıyla çirkinleştirilerek başvuruluyor halka. Bir taraf, terör suçuyla yargılanıp hüküm giyen bir hükümlünün “özerklik” sözü verildiğini kitabında aktardığını ve “evet”in ülkeyi böleceğini; karşı taraf da tam tersine “hayır”ın bu sonucu doğuracağını, hayır diyenlerin terörist olduklarını, en azından terör odaklarıyla bütünleştiklerini ileri sürüyor. Taraflar, sunulan sistemi tartışacak yerde, dikkatleri başka yönlere çekerek ve kimin neyi savunduğuna bakarak birbirini yurda ihanetle suçluyor.

Bu arada sık sık çarpık akıl yürütmelerine, açmazlara, paradokslara, yanıltmacalara, paralojizmlere, sofizmlere başvurulmakta. Sözgelimi, mantıktaki Latince anlatımlarla belirtmek gerekirse, kendinden menkul sistem, hukuk dışlanarak ve çekici kılınarak duygu sömürüsüne (argumentum ad misericordiam) başvurularak eşsiz ve ulusal bir buluş gibi sunulmaktadır. Bundan başka “eğer şunları yapmazsan başına şunlar gelir” gibi baskıcı, yanıltıcı akıl yürütmelerinden (argumentum ad baculum), kişiliği çürüterek kanıtlama (agumentum ad hominem, şahsiyat yapma) yöntemlerinden yarar umulmakta, Paul Valéry’nin dediği gibi “düşüncenin üstesinden gelemeyince düşünenin üstesinden gelinmeye çalışılmakta”; yeterince bilgilendirilmeyen halkın “bilgisizliğine yaslanan sonuçlar” (argumentum ad ignorantium) çıkarılmaya çalışılmaktadır. Dahası asıl konuyu, yani demokrasiyi gözden kaçırma yoluyla akıl yürütmelerle (ignoratio elenchi), totolojilerle, “tarifi muarrefle tarif” gibi kısır döngülerle asıl tartışma yörüngesinden saptırılmaktadır.


Nesnellik, çıkarsızlık

Biz, bu yazımızda konuyu özelikle hukuk sistemleri açısından soğukkanlı bilimin temel etik ilkelerine uyarak ele almak istiyoruz. Bu ilkeler kısaca şunlardır: Nesnellik, yansızlık, çıkarsızlık (hasbilik).

İyi yöneticilerin ve iyi bilginlerin niteliklerini büyük düşünür vezir Nizam-ül Mülk şöyle özetler: “İyi sultanlar bilginlerle, kötü bilginler sultanlarla düşüp kalkarlar.”

Elbette sultanların danışmanlarının hepsi kötü bilgin değildir. İyileri bulmak ise sultanlara kalmıştır. Yeter ki, yönetenler kendilerine danışman bilim adamları seçerken bu özdeyişi hiç unutmasınlar. Çünkü bilim insanının efendisi yalnızca bilimdir; sultan, kral ya da cumhurbaşkanı değil. Ancak özellikle de bizde ve doğu ülkelerinde yaşananlar, çoğu kez bu kuralı çürütmekte; doğrulayanlar az görülmektedir.

Pek çok örnek arasından sadece İslam dünyasından ikisiyle yetinelim. Birincisi Nizam-ül Mülk’ü destekler: “Bende bir eğrilik görürseniz beni doğrultunuz” diyen Halife Hz. Ömer’e “Eğer sende bir eğrilik görürsek kılıçlarımızla düzeltiriz” yanıtını veren, özgür, özgür olduğu için de korkusuz halkını görünce Halife, “Halkı arasında Ömer’i kılıcıyla doğrultacak insanlar ihsan eden Allah’a hamdolsun” diyerek dua etmiştir. Bu, sağduyunun zaferidir.

İkincisi ise Nizam-ül Mülk’ü çürütür: Bir uyuşmazlığı çözmek için alanda toplanan halka erkek devenin erkek mi dişi mi olduğunu soran Muaviye ağızbirliğiyle “dişi” yanıtını alınca Hz. Ali yanlısı erkek devenin sahibi Kûfeli’ye şöyle der: Ey Küfeli, beni iyi dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve dişi değil, erkektir ve senindir. Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, o ne derse evet, erkek deveye bile dişi diyen on bin adamı var!” Bu da çürümüşlüğün kanıtıdır.

Bunlara aklımızda tutarak konumuza dönelim. Dünyada ortaya çıkan kapsamlı hukuk sistemlerini, genellikle Kara Avrupa, Anglo-Sakson, toplumcu (sosyalist), Müslüman ve başkaca (Hint, Uzakdoğu vb.) sistemler diye ayırmak gelenek olmuştur. Bizi ilgilendiren hukuk sistemi ise ilk ikisidir. Türkiye hiç kuşkusuz Kara Avrupa’sı hukuk sistemini benimsemiştir. Ancak zaman zaman Anglo-Sakson sisteminden de esinlenmekte ve bu durum tartışmalara yol açmaktadır. Sözgelimi, şu anda tartışılan başkanlık yönetimi, hiç kuşkusuz Anglo-Sakson sisteminin ürünüdür ve tartışma yanlış bir temelde yürütülmekte, bir başka deyişle sorun, sistem gözetilmeden irdelendiği için, belkiler (sorunsal) çoğalmakta, daha da sorunsallaşmaktadır.

Oysa Kara Avrupa’sı hukuk sistemi ile Anglo-Sakson hukuk sisteminin iki ayrı ilke ve anlayışın ürünü olduğunu, dolayısıyla demokratik gelişmenin, özellikle erkler ayrılığı ilkesinin sistemlerde birbirinden değişik biçimlendiğini gözden kaçırmamak gerekir.

Sözgelimi, ülkemizde Kara Avrupa’sı hukukunun oturduğu temel hukuk devleti ilkesi ile Anglo- Sakson hukukunun oturduğu hukukun egemenliği ya da üstünlüğü ilkesi eşanlamlı görüldüğünden sık sık birbirinin yerine kullanılmış; dolayısıyla sık sık açmazlara düşülmüştür. Nitekim 1961 ve 1982 Anayasalarında Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken “hukuk devleti”nden söz edilmiş, ama ant içme maddelerinde “hukukun üstünlüğü”ne vurgu yapılmıştır (1961 Anayasası, m. 77, 92; 1982 Anayasası, m. 81, 103)

Bu tam bir kavram, ilke, dolayısıyla sistem kargaşasıdır. Oysa Fransız yazarı Cohen-Tanugi’nin vurguladığı üzere, her iki ilkenin nedenleri de, sonuçları da birbirinden değişiktir.

Yarın: Hukuk devleti ilkesi

Sami Selçuk
Prof. Dr., Hukukçu.

Sami Selçuk

Darbeden 1 Gün Önce Akar ve Fidan Neredeydi?.. 6 Sır Saat Daha!..

Darbeden 1 Gün Önce Akar ve Fidan Neredeydi?.. 6 Sır Saat Daha!..
15 Temmuz darbesinin yaşandığı gün MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın Genelkurmay Karargâhı'na gitmesinden, darbecilerin harekete geçtiği saate kadar olan 6 saatlik süreçte yaşananlar gizemini korurken, darbeden bir gün önce Akar ve Fidan arasında 6 saatlik bir sır buluşma daha gerçekleştiği ortaya çıktı.
Öncelikle; Yaklaşık 1.5 ay kadar önce bu iddiayı duyduğumda inanamadım. Bu bilginin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na da ulaştırıldığı, ancak “açıklamaya cesaret edemediği”  öne sürülünce iyice şaşırdım, ama iddianın peşini bırakmadım.
Sordum, soruşturdum. Ulaştığım bilgileri paylaşmadan önce geçen hafta Ankara 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülmesine başlanan şehit Ömer Halisdemir davasından bir bölüm aktarmam gerekiyor.
                               -Keskin Nişancıdan Keskin Sorular-
Duruşmanın ikinci günü olan 22 Şubat Çarşamba günü sanıklardan keskin nişancı Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge savunma yaptı. Darbe gecesi Diyarbakır'dan Semih Terzi'yle birlikte gelen Özel Kuvvetler Timi'nde yer alan Bilgi savunmasına, “Bir takım soru işaretleri var, aklıma yatmayan bir sürü şey var”  diye  başlayarak, Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda yaşananlara dair ilginç değerlendirmelerde bulundu.
Mahkeme Başkanı İsmail Ademoğlu'nun, “Üslubun farklı. Biz gazete kupürleri ile yargılama yapmıyoruz, iddianame ile yapıyoruz. Bu çerçevede savunma yapmanız sizin için daha iyi olur”  uyarısına, “Bazı şeylerden şüphelendiğimi söylüyorum”  karşılığını veren Bilge, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın ulaşamadığı MİT Müsteşarına Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı'nın ulaşmasını, MİT Müsteşarı'nın Aksakallı'ya zırhlı araç göndermesini gündeme getirdi.
Bunun üzerine de Başkan Ademoğlu, “Zaten bu kişileri zaman içinde tanık olarak dinleyeceğiz. Bunlar zaten gündeme gelecek. Şu anda salonda olmayanlar hakkında konuşmak ne kadar doğru?”  dedi.
Ama Bilge devam edip, hiçbir kanıt sunulmadan müebbetle yargılandığını, hain ilân edildiğini, kendisine bu muamelenin yapılacağını bilse o gün darbe yapmak isteyecek biri olacağını  söyleyince Başkan Ademioğlu ile aralarında şu diyaloglar yaşandı:
Başkan : Ne yapmak isterdin?
Bilge : Darbeci olmak isterdim. Neden? Dışarıda rütbe alanlar, bir yerlere gelenler benim  nazarımda emekliliği gelmiş, ekonomik kullanım ömrünü doldurmuş insanlardır.  Kıymetli insanlar darbeci muamelesi görüyor, bizim emeğimizle, çabamızla  yıldızına yıldız katanlar dışarıda kahraman. Şu an darbeyle mücadele edenler darbeci muamelesi görüyor, evde oturan  adamlar rütbe almış ne hikmetse.
Başkan : Tepemize bombalar yağmış, ne yani bunları yok, yaşanmamış mı sayalım? Burada yargılandığınızı biliyorsunuz değil mi? Bir türlü kendinize gelemediniz.
                       -Medya Bu İddiaları 1 Cümleyle Geçiştirdi-  
Bilge yine durmadı, şunları anlattı:
“14 Temmuz'da Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda bir kurs kapanış töreni yapıldı. Normalde Cuma günü yapılması lâzım, Perşembe yapıldı. Niye Perşembe? Bunun bir nedeni var mı, Özel Kuvvetler'e sorulsun. Katılımcılar kim; Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı. Paraşüt atlayışları yapılacaktı, ama hava şartları bahane edilerek, iptal edildi. Bildiğimiz kadarıyla o gün Ankara'da hava gayet iyiydi. Meteorolojiden o günkü hava durumunun da sorulmasını istiyorum. Tören saat 17.30'da bitiyor. Adamlar başına bir şey gelmesinden korktuğu için söyleyemiyor, belki de inkâr ederler; Törenden sonra Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı havuzlu bahçede sohbete koyuluyor. Duyduğum, bildiğim kadarıyla anlatıyorum; Zekai Paşa bile yanlarına yaklaştırılmıyor. Bu sohbet saat 23.00'e kadar sürüyor. Önce MİT Müsteşarı'nın çıkması gerekirken, Genelkurmay Başkanı çıkıyor. MİT Müsteşarı orada askeri bir yöneticiyle kalıyor.”
Mahkeme Başkanı Ademoğlu, Bilge'yi şu sözlerle bir kez daha uyardı:
“Bak, kimden duyduğunu söylemediğin gibi, kimin inkâr edeceğini de bilmiyorsun. Oradan duydum, buradan duydum şeklinde savunma olmaz. Burası mahkeme net bir şeyler söyle. İma ettiğin varsa, açıkça söyle. Burası mahkeme. 20 dakikadır savunmana gelemedin. Tekrar uyarıyorum, kendi savunmana dön.”
Piyade Üstçavuş Mehmet Bilge'nin 14 Temmuz'a dair bu sözleri sadece Anadolu Ajansı'nın geçtiği şu bir cümleyle bazı medya organlarında yer aldı:  
“Darbe girişimi öncesi, Özel Kuvvetler Komutanlığındaki kurs kapanış töreninin teamüllere göre Cuma günü yapılması gerekirken, Perşembe gününe alındığını ileri süren Bilge, törenden sonra MİT Müsteşarı ile Genelkurmay  Başkanının baş başa gece saatlerine kadar görüştüğünü duyduğunu iddia etti.”
Mahkemenin yanısıra diğer sanıklar, sanık yakınları bile -hatta Avukatı da- Bilge'nin iddialarını, “Yaşadıklarını kaldıramadı, psikolojisi bozuk”  diye yorumlayıp, üzerinde durmadı.  
                              -Herkesin Bildiği Sırrın Detayları-
Peki Üstçavuş Bilge'nin anlattığı bu olay, tamamen hezeyan veya dedikodu muydu?
Hayır.
Öncelikle 14 Temmuz'da Genelkurmay Başkanı Akar'la birlikte Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki törene giden, 15 Temmuz'dan sonra da gözaltına alınıp, 20 gün sonra tahliye edilen bir askerin verdiği ifadede bu ilginç buluşmanın bilgisinin yer aldığını tespit ettim.
İkincisi; Bizzat bazı savcılardan duydum. Ayrıca bazı devlet yetkililerinin de bu ifadeden haberdar olduğunu öğrendim.
Üçüncüsü; O gün törende yar alan bir yetkiliye doğrulattım.
İşte bu tespitlerden sonra çıkan sonuç:
Özel Kuvvetler Komutanlığı'ndaki ihtisas kursu diploma töreninin 15 Temmuz Cuma günü yapılması planlanmış, ki tüm törenlerin Cuma yapılması teamülmüş.
Lâkin törene birkaç gün kala önce Perşembe'ye alındığı, sonra 18 Temmuz'a ertelendiği bildirilmiş.  Nihayetinde Perşembe'de karar kılınmış.
Tören saat 15.00'te başlamış. Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı bilenlerin iddiasıyla, “Özel Kuvvetler Komutanı bile değiştiğinde devir-teslim törenine Genelkurmay İkinci Başkanı katılırken”, kurs törenine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar gelmiş.
Vatan Gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Çelik'in geçenlerde yazdığına göre, “Yedikleri içtikleri ayrı gitmediğinden”  midir, bu kursa katkılarından mıdır bilinmez törene MİT Müsteşarı Hakan Fidan da katılmış.
Tören saat 18.00'de sona ermiş, ardından kokteyl verilmiş.          
Kokteylden sonra diğer konuklar ÖKK'ndan ayrılırken, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan, “Bizi yalnız bırakın” diyerek, bahçeye geçmiş.
Bahçedeki bu başbaşa sohbet de tam 00.30'a kadar devam etmiş.
15 Temmuz yaşanmasa, belki üzerinde bile durulmayacak bir buluşma...
Lâkin darbenin iki sır isminin, 15 Temmuz'dan bir gün önce yine 6 saat başbaşa görüşmesi, ayrıca adeta herkesin bildiği bu sırrın 7 ay geçtiği halde hiç gündeme getirilmemesi ve konuşulmaması başlıbaşına ilginç değil mi?
Müyesser YILDIZ
27 Şubat 2017

Müyesser Yıldız

27 Şubat 2017 Pazartesi

Karargah Rahatsız - Güner Yiğitbaşı

Karargah Rahatsız - Güner Yiğitbaşı
Hürriyet Gazetesinin çiçeği burnunda Ankara Temsilcisi Hande FIRAT imzalı “Karargah Rahatsız” başlıklı haber manşeti,gündeme oturmuş ve bu haber nedeniyle,değişik kesimler kendi amaçları doğrultusunda yorumlar yapmaya başlamışlardır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasi otorite üzerindeki vesayetinin tartışıldığı, bize göre artık çok gerilerde kalan dönemlerde, böyle bir başlıkla yapılan bir haber, darbe çağrışımı yapabilirdi.

Ancak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyaset kurumu üzerindeki vesayetine tamamen son verildiği, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Balyoz,Ergenekon,Askeri Casusluk ve benzeri kumpas davalarıyla güçsüz kılındığı, 15.Temmuz Fetö darbe girişiminden sonra, 20.Temmuzda ilan edilen olağanüstü hal ve buna bağlı olarak çıkarılan OHAL KHK'larla, tüm askeri okulların kapatıldığı, Genelkurmayın Başbakanlığa,Kuvvet Komutanlıklarının Milli Savunma Bakanlığına,Jandarmanın ve Sahil Güvenliğin tümüyle İçişleri Bakanlığına bağlandığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, tümüyle siyasi otoritenin mutlak emir ve kontrolü altına alındığı,Genelkurmay Başkanının; gözlemlenen tutum ve davranışlarıyla, Başbakan ve Cumhurbaşkanının en yakınında ve onlara mutlak itaat içinde olan, Cumhurbaşkanıyla birlikte umreye dahi giden bir profil sergilediği, günümüz koşullarında; Hande FIRAT imzalı, “Karargah Rahatsız” başlıklı haberin,hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı gibi, bu haberin bir darbe girişimi çağrısı olarak değerlendirilmesi ve ciddi bir darbe girişimi algısı yaratması, bu haberle hükümete Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden ayar çekilmeye çalışıldığı iddiasında bulunulması,asla mümkün değildir.

Haberde imzası bulunan Hürriyet Gazetesinin Ankara Temsilcisi Hande FIRAT'ın;gazeteci olarak,15.Temmuz darbe girişiminde üstlendiği rol ve Sayın Cumhurbaşkanının güvenini ve sevgisini kazanan konumu ve bu konumunun, gazetenin Ankara Temsilciliğine getirilerek taçlandırılması gerçekleri karşısında; Hande FIRAT'ın, bu haberi, Hükumete ayar çekme ve yeni bir darbe girişimi algısı yaratma amacıyla yapmadığını değerlendiriyoruz.

Peki, öyleyse Hande FIRAT ve Hürriyet Gazetesi bu haberi niçin yapmış olabilir, bu haber olağan ve masum bir gazetecilik faaliyeti midir?

Bu sorunun cevabını şu anda net olarak veremiyoruz. Bize göre bu sorunun cevabı,AKP iktidar kanadının, halktan anayasaya evet demelerini talep edeceği  referandum mitinglerinde sergileyeceği tutum ve dillendireceği sloganlarda gizlidir.

Hep birlikte izleyelim ve görelim bakalım.AKP iktidar kanadı, anayasa referandum mitinglerinde;halkımızdan, “ anayasaya evet deyin vesayet kalksın” talebinde bulunur  ve “anayasaya evet deyin vesayet kalksın”  talebini bir  slogan haline getirirse, Türk Silahlı Kuvvetlerinin vesayeti üzerinden mağduriyet edebiyatı yaparsa, Hande FIRAT imzalı “Karargah Rahatsız” başlıklı haberin asıl maksadı, ortaya çıkacaktır.

27/02/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

25 Şubat 2017 Cumartesi

Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine

Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine
Osmanlı kuruluş yıllarında, geleceğin padişahı olacak şehzadeleri, başkentten uzaktaki sancak ve vilayetlerde ehil ellerde, yetiştirilir, onlara ülke yönetiminde deneyim sahibi olması sağlanırdı; böylece yetişen padişahlar ileride daha başarılı olurlardı.
Bu sistem 17 nci yüzyıla kadar devam etti. Fakat 17 ncü yüzyıldan sonra gelecek sultan ve padişahlar, darbe korkusu ile sarayda adeta bir kafes içinde bekletilir, halkla temas ettirilmezdi. “Kafes arkasında” yetişen padişah dünyadan habersiz, bilgisiz, deneyimsiz bir padişah olurlardı, öyle ki içlerinde psikolojisi bozulmuş padişahlar bile vardı.
III. Mustafa, 28 yıl süren kafes hayatından sonra III. Osman’ın ölümü üzerine padişah oldu. Öyle ki, saraydan dışarı adım bile atmasına izin verilmemişti. Yurt ve dünya siyaseti konusunda gerekli bilgi olmadığı gibi, bilgisine başvuracağı deneyimli devlet adamları da yoktu; çevresi beceriksiz ve yeteneksiz insanlarla dolu idi.
Kendinden önce III. Osman’ın psikolojik sorunları vardı. Ülke iyi yönetilmediği için, halk yeni padişaha büyük bir ümit bağlamıştı.
Açık fikirli ve iyi niyetli bir insan olan yeni padişah III ncü Mustafa duygu ve düşüncelerini, kendisinden çok şey bekleyen halkı ile paylaşmak için şu dizileri yazdı:
“Yıkılıptur bu cihan, sanma ki düzele
Çark-ı devlet dönüverdi,, kamu müptezele
Şimdi ebvab-ı saadetle gezer, hep hazele
İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem yezele”.
Padişah kısaca şöyle demek istiyordu:
“Devlet çarkımız tersine dönmüş, söz ayağa düşmüş, bir yığın beceriksiz ve yaramaz adam önemli mevkileri tutmuş, benden fazla bir şey beklemeyin, işimiz Allah’a kalmış!”
Ne yazık ki padişahın tespitleri doğru idi. Samimiyetle işe başladı. Geri kalmışlığın bir yazgı olmadığına ve bir takım yenileştirme çabalarıyla sorunların aşılabileceğine inanıyordu.  Bu nedenle çevresinde bulabildiği Koca Ragıp Paşa [1]  gibi ıslahata yanlısı kişilere önemli görevler verdi.
Ayrıca yurt dışından Baron dö Tot[2] adlı mühendislik ve askeri eğitim konusunda deneyimli bir uzman getirtilerek işe topçu ocağından başladı.
Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine
Baron Dö Tot orduda yenileşme hareketleri yaparken yerli mühendis ve subayların bazıları, padişahın Baron’a gösterdiği yakınlığı çekemiyorlardı. (sf 30-31) “Bizim ne eksiğimiz var, biz bu kâfirden daha iyiyiz” diyerek işin aksamasına neden oluyordu. Bu nedenle Baron, padişahın huzuruna çıkarak “sultanım, bazı subay ve mühendislerimiz mevki ve makamlarının gerektirdiği bilgi ve beceriye sahip olmadıkları gibi bilgilerinin yeterli olduğunu söyleyerek eğitime isteksizlik gösteriyorlar”, dedi. Bu duruma çok kızan padişah, Baron’a dönerek “ hemen bir kurul toplayıp itirazcıları huzurumda sınav yapmanızı istiyorum. Bakalım neler biliyorlarmış”, dedi.
Padişahın emri ile üç kişilik bir sına komisyonu oluşturuldu ve itirazcılar komisyonun huzuruna çıkarıldı. Padişah oturduğu yerden sınavı izliyordu.
Baron Dö Tot, sınava alınanların hepsine ortak bir soru sordu: “Üçgenin iç açılarının toplamı kaç derecedir?”
Bir inşaat mühendisinin bu soruyu bilmemesi, bir kâtibin okuma yazma bilmemesi kadar abesti. Soru sorulduktan sonra mühendisler şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar ve uzun uzun düşündükten sonra içlerinden en bilgili geçineni kendisini toparlayarak şu yanıtı verdi: “Üçgenine göre değişir efendim”. Bu yanıt üzerine sınavın daha fazla uzatılmamasına gerek görülmedi. Kaç tane üçgen olursa olsun, büyüklü küçüklü yüzlerce üçgenin her birinin iç açıları toplamı 180 derecedir. Bunu günümüzde ilkokul çocukları bilir. [3]
Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine

KURANLA YÖN TAYİN EDEN ASKERLER (KURAN FALI)
Balkanlarda bir yerde Osmanlı askerleri bozulur, “Yunanlılara mı, Sırplara mı rastlayıp yok mu olacağız, dağılan, kaybolan kolorduya nasıl ulaşacağız” endişesi içindeler. Birliklerde bulunan erlerin çoğu okuma yazma bilmeyen, subayları da Kuran falından imdat uman birlikler ne kadar başarılı olur?
Anacağımız olay, “70 lik bir Subayın Hatıraları” adlı kitaptan aynen alınıştır: “Subaylar, erler dağınık vaziyette batıya doğru yürüyoruz. Bir yerde, küçük bir sırt üstünde yedi, sekiz subayın halka olarak bir şeyler yaptıklarını gördüm; hayvandan inerek onların yanına sokulduk. Subaylardan birisi Müslümanların kitabı olan Kuranı ortasından bir iple bağlamış, bu ipe bir anahtar geçirmiş, mukaddes kitabı çeviriyor, sonra bırakıyor. Yedi sekiz defa bükülmüş olan ip, dolayısıyla bu defa geriye dönen ve sonra sağa, sola ufak hareketler yapan Kuranın nihayet kuzey istikametinde sükûnete varınca kitabı çeviren subay şöyle der: «İşte, kitabın gösterdiği istikamet, bizim için hayırlı olacak istikamet burası”.
“Şansımız yaver gitti. Ne Yunan, ne de Sırp birliklerine rastladık. Biz de Yunan süngüsü veya Sırp düşmanlığından kurtulduk; fakat bizi yarı yarıya kıran açlık, tifüs ve dizanteriden yakayı kurtaramadık”. Osmanlı’dan daha nice fal, üfürükle ilgili ilginç örnekler verebiliriz.
Büyük ihtimalle bu Kur’an falcılığı yapanlar mektepli değil, alaylı subaylardı, çünkü mektepliler zaten iyi bilgilerle donatılıyorlar; alaylıların içinde okuma yazma bilmeyenler bile vardı.[4]
Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine

ASKERE DUALI KUŞAK
Gerileme yıllarında, yıkılırken, Tuna boylarında, modern araç gereçle donatılmış düşman karşısında, keçeye kılıç sallayarak talim görmüş zayıf Osmanlı Ordusu, bütün kaleleri terk ederken, binlerce ölü ve yaralı verir. Ordu komutanları, teçhizat yanında binlerce yaralıya yardım için kokuşmuş Başkent İstanbul’dan hekimler isterler. Teçhizat gönderemeyen Osmanlı yönetimi, Osmanlı üleması ne gönderir biliyor musunuz, dualı kuşak! İstanbul’da Şeyhülislam ve ileri gelen imamlar toplanırlar, halktan toplanılan binlerce bel kuşağını, düşman saldırısından korumak, askerin yaralarını iyi etmek için okuyup üflerler, cepheye Serhat boylarına göndeririler. Kale komutanı, askerler ne kadar kahraman olurlarsa olsunlar, ne kadar okunmuş üflenmiş kuşak takmış olsalar da olsunlar, modern silah, araç gereçle donatılmış düşman karşısında yenilgi kaçınılmazdır. Nitekim ordular bozulur, geri çekilme İstanbul Ayastafonos (Yeşilköy’e) kadar, taa Atatürk’ün Cumhuriyet devrine kadar gerileme devam eder.
Kısaca çağdaş eğitim ve kültürü almayan, bilim ve buluşlara ilgisiz kalan ordu ve toplum mutlaka yenilir ve geriler. Bunun en somut örneğini,  modern İsrail karşısında perişan olan Arap İslam toplumudur.

BİLİMDEN SAPIP DİNE BAĞLANANLAR SONUNDA PERİŞAN OLURLAR
Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine
Şurasını hiç unutmayalım ki, dinle bir toplum çağdaşlaşamaz, kalkınamaz, aydınlanamaz. AKP-RTE iktidarına bir bakınız, bilimi, felsefeyi dışlıyorlar (Evrim Teorisi gibi), Osmanlı da bilimi felsefeyi dışlardı. 200-300 yıl önce Avrupa hızla ilerlerken, bilim ve icatlarda yeni buluşları yapmayı, Osmanlı toplumu “kefere kurnazlığı”  diyerek önemsemez, yadsırdı.  Günümüzün Osmanlı özentili AKP-RTE iktidarı da oraya buraya lüks camiler yapıyor, oraya buraya imam hatip okulu açıyor, bununla ülke kalkınamaz, ileri gidemez, ancak cahil insanlar kandırılır. Avrupalı liderler oraya buraya göstermelik kilise mi yaptırıyorlar? Herkesi imam hatip mezunu yapsak, herkese zorla Kuranı Kerimi ezberletmiş olsakla, aydın, bilgili, çağdaş insan mı olacağız, çağdaş uygarlık düzeyine mi çıkacağız. Bizim halkımızın bazısı, Kuran’ı baştan sona ezberlemeyi “bilim adamı oldu”, “bilim adamı oldum” sanır, bu kesinlikle mümkün değil. Bu anlamını bilmeden ezberleme insanı düşünmekten uzaklaştırır, adeta ruhsuz teyp gibi yapar. Bizim böyle Kuran’ı ezberletmek başka iş yapmayan, bilimle uğraşmayan “İlim Yayma Cemiyetlerimiz” de var… Öyleyse Türk çocuklarını kandırmayın, bilimden saptırmayın, Türk toplumunu sadece “kinci dinci” yetiştirmeye çalışan RTE düşüncesi toplumumuza zarar vermektedir.  Unutmayalım ki,  Atatürk’ün deyişi ile “hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir”. Bundan sapan sonunda perişan olur. Osmanlı da ilimsizlikten battı. Çünkü okumayan, araştırmayan, matbaaya ilgisiz kalan Osmanlı çağın gerisinde kalarak battı.
Son yıllarda Avrupa’ya devam eden göç dramlarına bir bakın, sürekli din, Kuran telkini yapan İslam ülkelerinden, “gâvur” dedikleri Avrupa ülkelerine binlerce, ne ki milyonlarca insan canları pahasına neden gitmek için can atıyorlar. Bunun için sahillerimizde çocuklarıyla boğularak can veriyorlar. Çünkü gitmek istedikleri ülkeler, okumayla, bilimle, hukukla, adaletle bu çağdaşlığa, bu refaha ulaşmışlar. Öyleyse “okumuşların şerrinden bizi koru yarabbi” diyerek okumayı, okumuşları yadsıyan cenaze imamı yanlış yapıyor. Ne ki,  günümüzde cahillerden medet uman Prf öğretim üyeleri bulunmaktadır.
Bu anlattıklarımızla şu sonucu vurgulamak istiyoruz. Okumadan bilim öğrenilemez, bilim öğrenmeyen, bilim üretmeyen toplum, millet, devlet çağdaş olamaz, çağın gerisinde kalır. Uzmanlar söylüyorlar, 57-58 İslam ülkesinin ulusal gelir toplamı Almanya’nın ki kadar bile değil. Öyleyse bu çağ dışı düşüncelere, yönetimlere “hayır” demeliyiz.[5]

OSMANLI ÜLEMASI YAPILI SÖZDE PROFÖSÖRÜN SÖYLEDİKLERİNE BAKIN
Sözde Profesörün Garip Çağ Dışı Konuşması
Hepimiz, dinci bir vakfın kurucusu olan Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı
 Prof. Dr. Bülent Arı’nın bir TV programında söylediklerini duydunuz veya gazetelerden
okumuşsunuz. Ne hikmetse, dinsel yönü ağır basan kurumlardan, kuruluşlardan ve de
öylesine kişilerden, cinsel sapıklığa varan tecavüzlerden tutun da, çağ dışı, insanı şok eden söz ve davranışları duyuyoruz izliyoruz. Ayrıca ülkemizde  nedense, “dinci kinci nesil” dedikçe çocuğa, kadına tacizler, tecavüzler, cinayetler de artıyor.
Üçgenin İç Açılarını Bilmeyen Osmanlı Mühendisleri Üzerine
Bu sözde aydın olması gereken, bir bilim yurduna yakışan söz ve davranışlar içinde olması gereken Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı  Prof. Dr. Bülent Arı, KRT TV programında "cahil, okumamış, tahsilsiz halkın ferasetine güveniyorum" diyerek cehaleti ve cahil insanları kutsuyor. Bir eğitim-öğretim kurumunda bir öğretim üyesinin böylesine, insanın aklına, hayaline gelmeyecek bağnazca bir laf etmesi ne kadar acı. Bu Bu sözde Prof.Dr. Arı’nın bu garip sözlerine bir bakalım, aynen şöyle konuşuyor:
"Ben daha çok cahil ve okumamış tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta  tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite  okumamış cahil halktır.
Onlar bu yanlışların hiçbirini yapmazlar, o beyannamenin ben neresinden tutayım. Daha önce Jön Türklerin yaptığı gibi ateşe sürüklüyorlar Türkiye'yi. Türkiye'nin okumuş kesimi, profesörlerden başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunları. Olayları en rahat okuyanlar ilkokul mezunları. Çünkü zihinleri  berrak. Üniversite ve sonrası durum çok vahim çünkü gidişatı okuyamıyorlar, zihinleri bulanık."
Cevat Kulaksız
ckulaksizster@gmail.com


SONNOTLAR

[1] Koca Ragıp Paşa, (d. 1698, İstanbul – ö. 1763, İstanbul) - Osmanlı devlet adamı, diplomat, şair, kütüphaneci, çevirmen. III. Osman ve III. Mustafa saltanatında 11 Ocak 1757 - 8 Nisan 1763 tarihleri arasında altı yıl iki ay yirmi sekiz gün sadrazamlık yapmış bir devlet adamıdır. Şair kişiliği ile tanınır.
1698 yılında İstanbul'da doğdu. Babası defterhane kâtibi Şevki Mustafa Efendiydi. Küçük yaşta babasının yanında Doğu dillerini öğrendi, iyi bir öğrenim gördü. Bağdat defterdarlığı, sadaret mektupçuluğu gibi memurluklarda bulundu, bilim, edebiyat ve idare işlerinde gösterdiği başarı, Bağdat Valisi Ahmet Paşanın takdirini kazandı; vali için yazdığı kaside de para bağışı ile mükâfatlandırıldı.
1739`da Rusya ile imzalanan Belgrad Antlaşması'nın Osmanlılar lehine hükümler içermesinde etkisi oldu. Bu başarısı üzerine 1740'ta Reisülküttaplığa (bugünkü Dışişleri Bakanlığı), 1743'te vezirlik rütbesi ile Mısır valiliğine atandı. Mısır valiliğinin uzamasından sıkılıp Anadolu taraflarına gelmek isteyince bir kıta kaleme alarak isteğini İstanbul'a iletti. 1748’de Kubbe veziri olarak İstanbul’a çağrıldı ve ardından; Aydın muhasıllığı ile görevlendirildi. Sayda (1750), Rakka, Halep (1755) valiliklerinde bulundu. Bir okuma tutkunu olan Koca Ragıp Paşa, valiliklerinde bulunduğu yerlerden yazma eserler topladı.
1757 yılı Ocak ayında Osmanlı padişahı III. Osman'ın sadrazamı olarak sadarete geldi. Sultan Üçüncü Mustafa zamanında da sadrazamlığa devam etti. Vilayetlerde asayişin korunması, maliyenin düzeltilmesi, askerin disiplinli eğitimi, savaş gemileri yapımı, Laleli Camii inşası, Koca Ragıp Paşa sadrazamlığı sırasında gerçekleşti. Avrupa Devletleri arasındaki Yedi Yıl Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ni savaşın dışında tuttu.
1758 yılında III. Mustafa'nın dul kız kardeşi Saliha Sultan ile evlendi; bu onun üçüncü evliliği idi; daha önceki evliliklerinden iki kızı vardı.
III. Mustafa’nın İstanbul'da başlattığı imar hareketine katıldı ve Koska’da (Laleli) kütüphane, çeşme, mektep yaptırdı. Kendi servetini kültür yatırımlarına harcamak istiyordu. Daha önce vali olarak bulunduğu yerlerde yaptığı gibi İstanbul kütüphanelerinden de yazma eserler topladı. Bilim adamlarının övgü ile bahsettiği bir kütüphane yarattı.
Devlet adamlığını ve edebi kişiliğini bir arada yürüten Koca Ragıp Paşa, üç dilde şiirler yazdı. Şiirleri hikmet (felsefe) ağırlıklı idi. 18. yüzyıl divan şiirinin beli başlı temsilcileri arasında yer aldı. Fıtnat Hanım ve koruyucusu olduğu şair Haşmet ile türlü şakaları günümüze kadar fıkra olarak anlatıla geldi. Yaşarken şiirlerini toplayamamış ancak ölümünden sonra (1836, 1859) şiirleri düzenli bir divan halinde toplanmıştır.
Sadrazamlığının son yıllarında rahatsızlandığında 1763 yılında yerine Tevkii Hamza Hamid Paşa atandı. 8 Nisan 1763'te hayatını kaybeden Koca Ragıp Paşa, İstanbul Koska'da kendi adını taşıyan kütüphanenin yanında gömülüdür.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Koca_Mehmed_Rag%C4%B1p_Pa%C5%9Fa

[2] François Baron de Tott (Macarca: Báró Tóth Ferenc)(d. 17 Ağustos 1733, Chamigny, Fransa - ö. 24 Eylül 1793, Macaristan) Macar kökenli aristokrat bir Fransız subayıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyılda yaptığı reform hareketlerine olan katkılarıyla hatırlanır.
Fransa'nın kuzeyinde bir köy olan Chamigny'de bir Macar soylusunun torunu olarak doğdu. Gençliğinde babasının görev yaptığı alaya katıldı ve 1754 yılında teğmen oldu. 1755 yılında Osmanlı İmparatorluğu'na elçi olarak atanan amcası Charles Gravier'in sekreteri olarak İstanbul'a gitti. Başlıca görevi Türkçe'yi öğrenmek, Osmanlı İmparatorluğu'nun durumunu incelemek ve Kırım Hanlığı hakkında bilgi toplamaktı.
1763'de Paris'e döndü ve Fransız devleti tarafından İsviçre'ye gönderildi. 1767 yılında Kırım'a konsolos olarak atandı. Görevi ülkeyi incelemek ve Kırım Tatarlarını Rusya'ya karşı kışkırtmaktı. Baron de Tott 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı'nda önemli bir rol oynadı. Osmanlı devleti tarafından Çanakkale Boğazı'nı Rus donanmasına karşı savunmakla görevlendirilmişti.
François Baron de Tott anılarını dört ciltte topladı. Fransız Devrimi'nden sonra gittiği İsviçre'den Macaristan'a döndü. Burada 24 Eylül 1793'de öldü.
Osmanlı İmparatorluğu'ndaki çalışmaları
Humbaracı Ahmet Paşa'nın yolundan giden François de Tott Osmanlı ordusunu yenilemeye yönelik girişimlere katkıda bulundu. Obüs yapan bir dökümhanenin inşasını ve yeni topçu birliklerinin kurulmasını sağladı. Denizcilik okulunun temelini oluşturan denizcilik bilimi eğitimini başlattı. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin geçmişi gerilere, Osmanlı dönemine, Sultan III. Mustafa’nın saltanat yıllarına kadar uzanmaktadır. Osmanlı Devletinde ilk kez Batılı anlamda mühendislik eğitimi vermek üzere 1773 yılında kurulan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi), gemi inşaatı ve deniz haritalarının yapılması konusunda uzman personel yetiştiriyordu. Haliç Tersane’sinde yer alan okulun kurucusu bir Macar soylusu olan Baron de Tott'du.
Osmanlı'ların yenileşme hareketinde önemli rol oynayan Baron de Tott, açılan okulda ders de vermiştir. İlk baş hoca ise birçok yabancı dil bilen ve gemi mühendisliği konusunda eğitim görmüş olduğu ileri sürülen Cezayirli Seyyid Hasan Hoca’dır. Okulun kitaplığının yabancı dillerden çevrilen birçok eserle zenginleştirildiği ileri sürülmektedir.
Osmanlı İmparatorluğu içinde seyahatlere de çıktı. Bu seyahatlerde İskenderiye, Halep, İzmir, Selanik ve Tunus gibi Akdeniz kıyısındaki şehirleri gezdi. Süveyş'de olası bir kanal yapımı için incelemelerde bulundu.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Baron_de_Tott

[3] Tarihimizin İlginç ve Şaşırtan Olayları Orhan Yeniaras Panama Yayınları2 nci baskı SF 32)
[4] Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları Rahmi Apak Türk Tarih Kur. Yay 1988 Sf:80
[5] https://haberguncel.blogspot.com.tr/2016/07/okumayan-okumayi-sevmeyen-toplum-cagin-gerisinde-kalir.html

Cevat Kulaksız

24 Şubat 2017 Cuma

Tavşan ile tazı yarışta! - Mehmet Halil Arık

Tavşan ile tazı yarışta! - Mehmet Halil Arık
Tavşan ile tazı yarışta…
Tavşan topal tazı besli!...
Yarış olsun da, topal tavşanla olsun diye
kurulmuş bütün tuzaklar besbelli!.
Hedef 1+%50 (bir artı yüzde elli)
Eşitsiz bir seçim yarat,
hakkı sil, hukuku yoksay,
muhalifi sustur… kan kustur…
Gelsin ileri(!?) demokrasi….
Aldat, dayat!...
Ohhh!. Ne rahat!... Yeme de yanında yat!...
*
Hadi canım sende!...
Alem, kıçlarıyla gülmekte böylesi ileri(!?) demokrasiye!...
*
Dil suskun, gönül küskün!... dişler kenetli.
Erdem bahçesi solmuş… tarümar!...
Umut solgun, düş kırık; yürek yareli…
Medet!... Medet be ey halkım!...
Umut şimdi sende!...
*
Emekte hırsız… ekmekte arsız.
Memlekette talan var!..
Yarışta topal tavşan…
ama dürüst, azimli, k a r a r l ı!...
Yürek elde, can tende…
Omuz ver san de!...
El ver!..Umut ver, Oy ver!...
Dersini almalı tazı…
*
Bana ne demezsen…
Hırsıza geçit vermezsen…
Artık talan yeter … dersen…
Ülkenin sahibi artık benim… can benim kan benim dersen
Meydanlar öfkeden uzak olsun istersen
İçerde kardeşliğin, dışarıda dostluğun
hüküm sürdüğü görmek istersen…
Hukuk herkes için, eşit, adil,
tek güvence olsun dersen…
Tek adam, hem yargıç, hem savcı,
hem davalı, hem davacı olamaz dersen,
Saltanat bitmiştir!...
Rejim cumhuriyettir!...
Tek taşına hiçbir güç el süremez, dersen
Akıl, izan ve vicdanın gereğini yaparsan….
Topal da olsa tavşan kazanır bu yarışı!....
Yitirme umudunu!...
Göster tazıya, dünyanın kaç bucak olduğunu!...
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
mehmethalilarik@gmail.com

Halkı koyun sürüsü gibi gütmek - Tünay Süer

Halkı koyun sürüsü gibi gütmek - Tünay Süer
Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği yapan emekli Albay Ümit Yalım, EGE’ deki Türk adalarının Yunan tarafından işgaline  sert tepki göstermiş.
Albay, çoğumuzun bildiği bu garabet durumu yeniden gündeme getirmiş.
Geçmişte çok önemli bir görevde olan Ümit Albay” Erdoğan ve Yıldırım, Türk adalarını Yunan askerine teslim etmek suretiyle, Türk Ceza Kanunu madde 302’de tanımlanan vatana ihanet ve Terörle Mücadele Kanunu madde 3’de tanımlanan terör suçunu işlemiştir”.
Ve
“Terör suçu işleyen Erdoğan ve Yıldırım’ın, referandumda hayır oyu verecek vatandaşlarımızı, terör örgütlerinin yanında göstermeye hakları yoktur."diyor.
Vallahi, AKP iktidarda olmayıp ta CHP iktidar olup bunu yapsaydı AKP kıyametleri kopartırdı.
Peki, bu kadar ithama karşın AKP neden konuşmuyor acaba?
Bizler o adalardan çok uzakta olduğumuzdan oralarda neler olduğunu ancak basından öğrenebiliyoruz.
Başbakan Yıldırım’ın Cumhurbaşkanı Başdanışmanıyken, 20 Temmuz 2015'de  İzmir'deki Koyun adamızı ziyarete gitmişti.
Bunu biliyoruz.
O tarihte Yeniçağ Gazetesi “Yunan basınının durumu ballandıra, ballandıra” duyurmuş olduğunu yazmıştı.
Yıldırım, Cumhurbaşkanı başdanışmanı olan sıfatını kullanmak yerine "Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı" diye Koyun Adasına pasaportla giriş yapmış.
Bunun nedenini halka anlatması gerekmez miydi?
Oysa hükümetten hiç ses çıkmamıştı.
Yunanistan, Binali’ nin gümrük ve polis noktalarından Türk pasaportu ile giriş yaptığını teyit etmiş.
Bu konu günlerce yazıldı hatta Em. OR Amiral Türker Ertürk denizci gözü ile bize ait olan o adaları bütün detayları ile okurlarıyla paylaşmıştı.
Yakın zamanda basın Yunanlıların o adalara askeri güç yığınağı yaptığını resimleyerek duyurmuştu.
Hükümetten yine ses çıkmamıştı.
Ha… Pardon! Cumhurbaşkanı Erdoğan “o adaları biz Lozan ‘da verdik” demişti.
Bunun doğru olmadığını yine Yeniçağ yazarı Ahmet Takan dâhil birçok yazar, tarihçi belgelerle kanıtladılar.
Durum böyle iken Türkiye’nin bu sessizliği nedendir?
Ümit Yalım, 18 Türk Adası ve bir Türk Kayalığını hangi gerekçe ile Yunan askerlerini teslim ettiğini Erdoğan açıklamalıdır diyor.
Haksız da değil.
Evet, bu durumu açıklamaları gerekir.
Görüyoruz ki hiç dertleri değil.
Onların tek derdi cumhurbaşkanlığı sistemi dedikleri acayip yasayı evet oyları ile kabul ettirmek.
Günümüzde her kurumu ele geçirmiş ve 15 senedir tek adam olarak Türkiye’yi yöneten adamı rahatlatmak.
Halkı koyun sürüsü gibi gütmek…
Tünay Süer
24 Şubat 2017

https://sarizeybekhaber.com.tr/sok-erdogan-ve-basbakan-yildirim-hakkinda-cok-agir-iddia?utm_source=browser&utm_medium=push_notification&utm_campaign=PushCrew_notification_1487936606&pushcrew_powered

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/turk-topraklarina-pasaportla-giren-basbakan-38273yy.htm

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/lozanda-borclari-odenen-adalari-kim-verdi-39907yy.htm

23 Şubat 2017 Perşembe

Onlardan neden hesap sorulmuyor? - Tünay Süer

Onlardan neden hesap sorulmuyor? - Tünay Süer
Evet, o gazeteyi hiç okumadığım için yazarlarını filan da tanımam.
Dün bir sitede başlık gözüme ilişince sözler bana yabancı gelmedi.
Güldüm.
Nedeni yıllardır yazdığım yazıların çoğunda benim söylediğim sözlerdi.
Demek ki yazar ya yeni anlamış yandaşları topa tutmuş.
Hükümete yakın olan Star Gazetesi yazarı Lütfü Oflaz, “kraldan fazla kralcı” diye tanımladığı bazı AKP yandaşları için “Tayyip Erdoğan iktidardan düşse, ilk tekmeyi onlar vuracaklar”.
Tayyip Erdoğan’a değil gücüne tapıyorlar.
Onun gücünden yararlanıp köşe kapmak, mevki makam sahibi olmak, servet yapmak gibi çıkarcılıklar sergiliyorlar.”demiş.
Lütfü Bey anlamış ama biraz geç kalmış.
Aslında bunu Erdoğan’ın anlaması önemlidir.
Kim bilir belki Erdoğan’da biliyordur ama şimdilik onların desteklerine ihtiyacı olduğu için susuyordur.
                                                                ***
Kundakçı serbest
ODA TV Suçunu itiraf eden ve görüntüleriyle bu suçu işlediği sabit olan kundakçı saldırgan serbest, yani tutuksuz yargılanıyor.
Modacı Barbaros Şansal hakkında iddianame düzenlendi ve mahkeme tarafından kabul edildi.
Şansal “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçlamasıyla 3 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor.
Ve Şansal, infaz kanununda 1 gün dahi tutuklu kalmaması gereken bu suçlamadan dolayı, yaklaşık 2 ayı aşkın zamandır tutuklu!
Bir başka örnek verelim...
Laiklik istedikleri için tutuklanan gençler aylardır tutuklu.
Gençlere yöneltilen suçlama yine "halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek."
Cezanın üst sınırı kanunda 3 yıl olarak yazıyor. Yine bu gençlerin de infaz kanununa göre tutuklu olmamaları lazım…
Evet, ODA TV böyle demiş.
Bu sözlere katılmamak mümkün mü?
Aslında örnekleri çoğaltabiliriz.
Mesela Atatürk’e hakaret edenler, mesela” Evet” çıkmazsa İçsavaş çıkar diyenler gibi veya hayır diyenleri PKK, FETÖ gibi terör örgütü ile eş değer tutanlar gibi…
Dedim ya çoğaltabiliriz diye…
Daha neler var neler?
Adam benzin dolu bidonla bir mekânı yakıyor üstelik içeride insanların olduğunu bilerekten.
Tıpkı Madımak olayı gibi!
Bu bir vahşettir.
Buna hiçbir gerekçe gösterilemez ve kabul edilemez.
Durum böyle iken adam adli kontrol ile serbest bırakılıyor.
Böyle bir durum diğer canilere cesaret vermektir.
Hukukçu değilim bu nasıl bir yasadır hayretler içindeyim!!!
Budan böyle desenize isteyen istediği yeri rahatça kundaklayacak elini kolunu sallayarak ortalıklarda dolaşacak.
Böyle bir hukuka yazıklar olsun.
İnsanlar sırf bu sebepten bile HAYIR derler.
                                                                       ***
Sadece merakımdan soruyorum.
AKP binalarından birisine bu yapılsa yine cezasız mı kalır dersiniz?
Hiç sanmıyorum.
Demek ki Yeni Türkiye böyle inşa ediliyor…
Ayrıca merak ettiğim bir konu daha var.
Geçmişte Fethullah Gülen yapılanmasına öven ve Ergenekon, Balyoz gibi tertiplere destek veren Nagehan Alçı geçen yıl  bir TV programında karşısındaki konuşmacıya 2013 Mart’ında Bank Asya’dan kredi çektiklerini itiraf  etmek durumunda kalmıştı.
Arşivlerde mevcuttur.
Muhterem eşi Rasim Ozan Bey de Ergenekon’un pek değerli savcısı (!) Zekeriya ÖZ canavarının heykelini dikeceğini söylemişti.
Binlerce kişi FETÖ’cülükten tutuklanarak cezaevlerine kapatılırken, FETÖ ile ilgisi olmayan belki faizi fazla diye o bankaya nakitini yatıran masum insanlarda belki tutuklandılar.
Peki, onlar suçlularsa bu karı kocadan neden hesap sorulmadı?
Sırf AKP yandaşları diye mi?
İktidar bu haksızlıklara neden göz yumuyor?
Ve İktidar yandaşlarını kayırdığı müddetçe kendi vatanperver partilisinin gözünde bile inandırıcı olmuyor.
Yasalar kişilere göre değiştirilmemelidir.
Bir ülkede hukuk düzgün işlemiyorsa o ülkede demokrasiden bahsedilemez.
Milli İradeden de söz edilemez.
Tünay Süer
23 Şubat 2017

Kün fe yekün Kelime Anlamı ve Manası Nedir?


Kün fe yekün kelime anlami ve manasi
"Kün fe yekün" Kelime Anlami ve Manasi 


"Yekûle lehû : kün, feyekûn" dur, bir tanesi yâsîn suresinin son sayfasında olmak üzere kur'ân-ı kerîm'de bir kaç yerde bulunur?


Kuran-ı Kerim in Bakara 117, Enam 73, Nahl 40, Yasin 82 sure ve ayetlerinde Kün feyekün ifadesi geçiyor.

"Bismillahirrahmanirrahim. Kün fe yekun. Açıklaması ise "Ol deyince olur."
Yani Allah c. c ol demesiyle herşey olur.. kün dedi kün deyince var eyledi on sekiz bin alemi"


"Yekule lehû (ona der ki) : kün (ol), feyekûn (bunun üzerine o da oluverir)"

"Kün, “Ol” demektir. “Emr-i kün feyekün”, “Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, “ol” diye emretmesi ve böylece onun varlık sahasına çıkması” demektir. Tefsir-i Kebir sahibi Fahreddin Râzi, “ol” emri hakkındaki değişik te’villeri sıralar ve en kuvvetli te’vil olarak şunu kaydeder:Kün fe yekun

“Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin sür’atle nüfuz ettiğini göstermektir. Bir de bu, Hak Teâlâ'nın eşyayı deneme yanılma olmaksızın yarattığını gösterir.” 

Üstad Hazretleri: Kün fe yekun“Eşya fena ve zevale (fâni olmaya ve yok olmaya) gitmiyor, daire-i kudretten daire-i ilme geçiyorlar.” buyuruyor. 
Gözümüzden kaybolan eşyanın yokluğa gitmeyip Allah’ın ilminde bâki kaldığını bize ders veren bu güzel ifadeleri konumuz yönünden tahlil ettiğimizde şu hakikate varırız:

Yaratılmadan önce her şey Allah’ın ilim dairesinde mevcut. Bu şeylerden hangisinin yaratılmasını irade buyurursa, onu ilim dairesinden kudret dairesine geçiriyor; yâni var ediyor. İşte “ol” emri ilim dairesinde mevcut olan bu eşyaya veriliyor. Yâni, Allah’ın onları yaratmayı irade etmesi ve onların da böylece varlık sahasına çıkışları sanki bir emirle oluyor.

O halde, “kün” emri bir temsildir. “İlim dairesinden kudret dairesine geç” mânâsını ifade eder.

“Kün” emriyle ilgili âyet-i kerimelerden iki misal: “Göklerin ve yerin mübdii’ dir(onları önceden hiçbir örneği bulunmaksızın yaratandır) Bir şeyin olmasını isteyince ona sadece ol der, o da oluverir.”(Bakara, 2/117)

Burada “ol” emri, kudretin hemen faaliyete geçmesi mânâsına geliyor. Bu emrin tevilini İslâm âlimlerimiz aynen böyle yapmışlar. Tıpkı, “her şeyin melekûtu O’nun elindedir” âyetindeki “el” tabirini, kudret olarak tefsir ettikleri gibi, bu “ol” emrini de yine kudret ve irade olarak tefsir etmişler. Ve bundan murat, “Allah’ın dilediği şeyin hiçbir engel olmaksızın hemen meydana gelmesidir.” demişler.

Diğer bir âyet-i kerime:  “Doğrusu Allah indinde İsa’nın meseli, Âdem meseli gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ol dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmran, 3/59) 

Bu âyet-i kerimede geçen “ol” emrinin mânâsına bir derece yanaşmak için eşya hakkındaki şu sınıflandırmayı dikkate almak gerekiyor. Bilindiği gibi eşya iki âleme ayrılıyor. Birisi “halk âlemi”, diğeri ise “emir âlemi.” Beden halk âleminden, ruh ise emir âleminden. Halk âlemi bu hikmet dünyasında safha safha, kademeli olarak yaratılmaktadır. 

Emir âlemi için ise bu tarz bir yaratılış söz konusu değildir. O âlemde her şey bir anda vücut bulur. Ruh, değişik safhalardan geçip de sonunda o hâli almış değildir. Doğrudan ruh olarak yaratılmıştır. İnsan bedeninde vazifeye başlaması da yine bir anda gerçekleşir.

Kün fe yekun Önce topraktan yaratılan Âdem babamıza daha sonra “ol” emrinin verilmesini Muhyiddin-i Arabî Hazretleri bu emir kanunuyla izah eder:

“Ol denince oluverir kavl-i şerifi, ruhun üflenişine işarettir. Ve bunun, emir âleminden olduğuna işarettir. Önceden bedenin yaratılışı gibi bir madde ve müddete ihtiyaç kalmadığını ifade eder.” 

Bahsimize konu olan bu âyet-i kerime akla engin bir ufuk açıyor. Önce topraktan Hz.Âdem (as) yaratılıyor ve sonra ona “ol” emri veriliyor. Bu emirle Hz.Âdem (as)’in topraktan inşa edilen cesedi ruha ve hayata kavuşuyor. Nitekim buradaki “ol” emrini büyük müfessir Elmalılı Hamdi Efendi, “Canlı bir mahlûk kesil.” şeklinde tefsir etmektedir. Zira, zaten var olan bir nesneye yeniden “ol” emri verilmesi onun yeni bir şekle girmesi anlamına gelir; aksi halde bu emre bir mânâ vermek mümkün olmaz.

Şimdi bu âyetin penceresinden etrafımızdaki sonsuz faaliyetlere bir göz atalım ve “ol” emrini onlarda görelim, okuyalım. Hidrojen ve oksijen bir “ol” emriyle su olmuşlardır. Yenilen gıda bir süre sonra et, kan, saç, tırnak oluyor. Farklı ol! emirleriyle. Rahimdeki nutfenin “alâka” olması da yine “ol” emriyledir. Bu emir ve benzerleri aralıksız tekrarlanır. İlâhî kudret ve irade o tohumu halden hâle evirip çevirir ve sonunda insan vücut bulur. 

Emdiğimiz havaya gırtlakta, ağız boşluğunda ve dudakta ayrı emirler veriliyor ve böylece ağzımızdan değişik harfler dökülüyor. Allah, ağız fabrikasında havadan ses yaratıyor; yine “ol” emriyle. O ses, mübarek bir kelime ise, Rahmanî bir hakikat terennüm ediyorsa yeni bir emir alıyor: Melek ol. Demek ki, hayatımız her an “kün” emrinin cilveleriyle kaynaşıp durmaktadır.

Kün fe yekün Hakkında Farklı Bir Görüş;İbn arabi füsus'da der ki
Ibn-arabi-kun-fe-yekun
İbn arabi
Bu işte Allah'a atfedilen yalnızca o'nun emr'idir. "muhakkak ki bizim bir şeye kavlimiz (sözümüz), onu (yaratılmasını) irâde ettiğimizde ona "ol" dememizdir: o da olur (yâni varlığa bürünür)" (16/40) diyerek açıklamaktadır.
Şu hâlde "tekvîn", her ne kadar yaratılacak olan şey Allah'ın emr'ine itaatle hareket ediyorsa da gene de, yaratılan şeye atfedilmektedir ve (biz bu beyânı olduğu gibi kabûl etmek zorundayız, çünkü) Allah sözünde sâdıktır.
Öte yandan bu tekvîn(in şeye nisbet edilmesi de) hakikatte akla uygundur,nitekim bir misâl vermek gerekirse, kendisinden korkulan ve kendisine isyân edilmesi mümkün olmayan bir âmir eğer kölesine "kalk!" (arapçası: "kum!") derse, köle efendisinin bu emrine uyarak derhâl ayağa kalkar.
O'nun ayağa kalkışında efendisinin ona bunu emretmiş olmasından başka bir şey yoktur.
Kölenin bizzât ayağa kalkması ise efendisinin fiili değil bizzât kendi fiilidir.Demek ki "tekvîn"in aslı teslîs temeli üzerinedir.
Yâni hak (yaratıcı) tarafından ve mahlûk (yaratılan) tarafından olmak üzere her iki yönden de üçer unsur bu işe katkıda bulunmaktadır.
Buradaki nüans şudur ki Allah bu âyette fe yukevvin (yâni oldurur ya da varlığa büründürür) değil de feyekûn (yâni"o" da olur ya da varlığa bürünür) demektedir ki burada cümlenin öznesi şeyin kendisidir.fusûs, s. 140/116/174-175/ıı-335-336.

Bu bakımdan ibn arabî'nin düşünce sisteminde islâmî 
Kün fe yekun"yoktan yaratılış" ilkesi geçerli olmaktadır.Ama onun tezini sıradan "yoktan yaratılış"dan farklı kılan ibn arabî'nin gözünde yokluğun tümüyle şartsız bir adem değil de somut varlık düzeyindeki "adem" oluşudur. Onun yokluk diye baktığı ayn-ı sabite (idealar) düzeyinde ya da, aynı şey demek olan,Allah'ın bilinci'ndeki "varlık"dır.Onun "yokluk" dediği, ontolojik görü açısından,"mümkün olan"dan yâni varlığa bürünebilme kuvvetine sâhip olandan başka bir şey değildir. "hilkat"i bir çeşit tek kişilik ilâhî bir piyes gibi gören sıradan telâkkînin menşeinde "mümkînât"a izâfe edilmesi gereken müsbet kuvvetin bilinmemesi (cehli) yatmaktadır. 
Gizli iken Allah'ın ontolojik emrine cevap olarak varlığa bürünme hususunda her şey, ibn arabî'ye göre, yeterince güç ve kuvvet sâhibidir.
Buna göre yaratılmışların âlemi fâ'iliyyet'in pençesindedir ve bu âlemi teşkil eden eşyâ da kendi yaratılışına müsbet bir biçimde bilfiil katkıda bulunmaktadır.
Kile şekil vererek (çanak ve çömlek gibi) bir takım eşyâ yapan bir sanatkâra bakıldığında, sathî bir gözlemle, kilin kendisi bakımından hiçbir müsbet "fâ'iliyyeti" haiz olmadığı ve sanatkârın hoşuna giden hangi şekil olursa olsun o şekle girdiğini müşâhede etmek mümkündür.

Böyle bir teşhisde bulunan bir kimsenin gözünde o sanatkârın elindeki kilin hâli mahzâ pasiflik, mahzâ fiilsizliktir.Bu kimse kilin de, kendi yönünden, sanatkârın faaliyetini müsbet bir biçimde tâyin ettiğini farketmemektedir.Hiç şüphesiz bu sanatkâr kilden oldukça büyük bir çeşitliliğe sâhip pek çok eşyâ yapabilir, ama ne yaparsa yapsın kilin tabîatının kendisine vaz ettiği mahdut sınırların ötesine geçmesi mümkün değildir. Başka bir şekilde ifâde edecek olursak, aslında, kilin kuvveden fiile çıkan mümkün bütün şekillerini tâyin eden kilin bizzât kendisidir. işte "yaratılış" sürecindeki bir şeyin durumu da aşağı yukarı bunu andırır.

22 Şubat 2017 Çarşamba

Satranç Oynamak Haram mı?

Sizden gelen sorulardan özetler: Satranç haram mı cübbeli,Satranç oynamak günah mı nihat hatipoğlu,Satrançla ilgili hadis,Satranç fetva meclisi,Satranç oynamanın dini hükmü,Satranç diyanet işleri,Satranç haram mı fetva meclisi...

satranc oynamak haram mi
 Satranç Oynamak Günah mı?..
Kendini din alimi diye tanıtan aslında alimlikle uzaktan yakından alakası olmayan showanist ve showanistler geçenlerde satranç oynamanın haram ve günah olduğunu söyledi. Bu konuda bir tane ayet,hadis veya dini bir kaynaktan örnek göstermeden,kendi akli melekeleri nasıl işliyorsa dili onu söyleyen bu cahil cühelaların lafına bakarak bir çok insan satranç oynamak gerçekten haram mı diye düşünür oldu.
Hal böyleyken gerçeği nedir,santraç oynamak haram mıdır,satranç oynamak günah mıdır?,yoksa bunların hepsi bir safsatadan ibaret midir,sizlere bu konuda gerçekleri anlatmak istedik.

Öncelikle satranç zarla oynanan bir oyun değildir.Kuranda satranç oynamak günahtır veya haramdır diye bir bilgi söz konusu değildir,hiç bir ayet,hadis ve geçerliliği olan dini kaynakta satranç haramdır dinen oynanması caiz değildir,günahtır diye bir yazıya rastlayamazsınız!..
Satranç şartsız yani bir şeyine oynanmıyorsa caizdir!.. Fakat şarta bağlanıp,çayına,parasına,altınına v.b şeyler uğruna oynanırsa haram ve günahtır,çünkü her türlü oyunun şarta bağlanması kumara girmektedir,kumarda dinimizce yasak,günah ve haramdır.

Bu mevzu aslında bu kadar basittir,satrancı bırakılım, hangi oyun olursa olsun bir şarta ve karşılığa bağlanıyorsa haram ve günahtır,zihninizi kuvvetlendirmek,zekanızı geliştirmek için oynanan satranç haram değildir.Aksini iddia eden satranç haramdır,satranç oynamak günahtır diyen kanıtlasın,ama doğru kaynaklardan kanıtlasın,rivayetlerle değil,kendini zamanın şeyh,şıh,imam ilan etmiş insanların verdiği vaazlarla,yazılan rivayet kitaplarıyla ispatlanamaz satrancın haram olduğu!..

Çok daha büyük sorunlarımız varken,din hakkında öğrenmemiz gereken yığınlarca şey varken,islamiyet hakkında bu kadar cahilken,kendini din alimi olarak tanıtan insanların,çıkıp bu saçma sapan konularla insanların kafalarını karıştırmaları,gündemi meşkul etmelerini gerçekten anlamak imkansız,saygı,sevgi ve hoşgörü dini olan islamiyet bu mu sizler için?..İslamiyeti insanlara bu şekilde mi sevdireceksiniz,dinimizi insanlara bu şekilde mi anlatacaksınız?
Kaşlarınızı çatıp,parmağınızı dövecek gibi sallayarak bu tarz boş mevzuları anlatmak yerine güler yüzle,yumuşak bir sesle ve uslupla islamiyeti,dinimizi insanlara anlatmayı ne zaman öğrenecekseniz!

İLAVE BİLGİ : Kumar Oynamak Günah mıdır?

21 Şubat 2017 Salı

Hamama Giren Terler - Güner Yiğitbaşı

Hamama Giren Terler - Güner Yiğitbaşı
Terlemeden hamama girmek isteyenler, sözüm sizlere.

Ayıp denen bir şey var, hem hamama gireceksiniz,hem de terlemek istemiyorum diyeceksiniz.

Hamama giren terler beyler. Terlemek istemiyorsan, hamama girmeyeceksin.

Hamama girmeniz için sizleri zorlayan mı var?

Niçin bunları yazmak zorunda kaldık?

Hani, 16 Nisan günü halk oylamasına sunulacak olan 18. maddelik bir anayasa değişiklik paketi var ya, ona evet mi diyelim, hayır mı diyelim tartışmalarını dinledikten sonra, halkımızı aydınlatmak için, bu yazıyı yazma gereğini duyduk.

Dün (20.Şubat.2017) gece CNN Türk Televizyonunda yayınlanan Tarafsız Bölge programına AKP Milletvekili Reşat PETEK ile CHP Milletvekili Aytun ÇIRAY konuşmacı olarak katıldılar ve halk oyuna sunulacak olan anayasa paketiyle ilgili olarak; Sayın ÇIRAY, HAYIR cephesinin, Sayın PETEK ise,EVET cephesinin temsilcileri olarak adeta düello yaptılar.

Anayasa paketini savunan Sayın PETEK;paketi savunmasının bir gerekçesi olarak,şu anda yürüklükte olan Anayasamıza göre Cumhurbaşkanının sorumsuz olduğunu, millete karşı vatan hainliği suçlaması dışında hiçbir sorumluluğunun bulunmadığını, getirilmek istenen ve halk oyuna sunulan anayasa değişiklik paketine göre ise, yürütmenin başına geçecek olan Cumhurbaşkanının, vatana hıyanetle sınırlı olmadan, işleyeceği suçlarla ilgili olarak Yüce Divana sevk edilerek millete hesap verme yolunun açıldığını dile getirerek, sanki Cumhurbaşkanının millete hesap vermesi, suç işlemesi halinde Yüce Divana sevk edilmesi bir lütuf ve fedakarlıkmış gibi söylemlerde bulunarak, saf halkımızı kandırmaya çalışmıştır.

Sayın PETEK; siz bu ülkede başsavcılık yapmış, bu nedenle vasıflı olması gereken bir hukukçusunuz. Elmalarla armutları toplayarak, bilerek gerçekleri çarpıtarak halkın kafasını karıştırmaktan utanmadınız mı?

Şu anda yürürlükte olan anayasaya göre, Cumhurbaşkanı tarafsız ve partisiz olup, anayasa ile kendisine önemli görev ve yetkiler verilmiş olmasına rağmen, Cumhurbaşkanlığı milletin birliğini ve devletimizi temsil eden sembolik bir makam olduğu için, yürüklükteki anayasamız cumhurbaşkanını sorumsuz kabul etmiş ve istisnai olarak, sadece vatana ihanetle suçlanıp, Meclisin anayasanın ön gördüğü çoğunluk oylarıyla Yüce Divana sevk edilebileceğini ön görmüştür,bugün yürüklükte olan parlamenter sistemde, cumhurbaşkanının yanında, ayrıca yürütmenin gerçek başı olarak başbakan ve onun atadığı bakanların da bulunması nedeniyle, yürütme görev ve yetkisinin kullanılmasından kaynaklı siyasi ve cezai sorumluluk, tümüyle başbakan ve bakanların üzerinde bırakılmıştır.

16.Nisan'da halk oyuna sunulacak olan yeni anayasa değişiklik paketine göre, parlamenter sistem kaldırılmakta,Başbakanlık makamı ile Cumhurbaşkanlığı makamının tüm görev ve yetkileri aynı kişiye verilerek yeni bir sisteme geçilmekte olduğundan,parlamenter sistemdeki sorumsuz cumhurbaşkanı dönemi sona ermektedir. Başbakanın tüm görev ve yetkilerini de üstlenerek, tek başına yürütme erkinin başına geçecek ve üstüne üstlük taraflı ve partili olabilecek olan Cumhurbaşkanı, artık müsaade edin de, millete hesap versin ve Yüce Divanda yargılanabilsin. Bu doğal değil mi de;yeni pakete göre Cumhurbaşkanı, vatana ihanet dışında da,Yüce Divanda yargılanabilecek, bu nedenle de, yeni anayasa paketi eskisinden daha iyidir diye yaygara edip halkımızı kandırmaya çalışıyorsunuz. Bu gerçek dışı ve haksız yaygaranız nedeniyle,sizlere hamama giren terler sözünü hatırlatmak istiyoruz.Terbiyesizlik ve suç olmasa,bu konuda söylenecek olan çok daha güzel ve amiyane bir söz var ama,söylenmiyor işte. Hem tek başına Cumhurbaşkanlığını beğenmeyin, yeterli görmeyin ve partili Başbakanlığı da üzerinize alın, hem de vatana ihanet dışında, bu millete hesap vermeyin, nerede bu bolluk beyler?

Yeni anayasa paketine göre, tüm yetkileri elinde toplayan cumhurbaşkanının Yüce Divanda yargılanmasının önü haklı olarak hukuken açılmış olmasına rağmen, suç işlemesi halinde Cumhurbaşkanının Yüce Divana sevk edilerek yargılanabilmesi için aranan 400 oyu gerektiren nitelikli çoğunluk, Cumhurbaşkanına fiilen sorumsuzluk getirmektedir.

Bugün yürürlükte olan Parlamenter sistemde,yürütmenin başı olan Başbakan ve Bakanların; suç işlemeleri halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının salt çoğunluğu olan 276 oy ile Yüce Divana sevk edilebilmelerine rağmen, Cumhurbaşkanlığına ilaveten,üzerine Başbakan ve Bakanların da görev ve yetkilerini alan yeni sistemde Cumhurbaşkanının Yüce Divanda hesap vermesinin zorlaştırılarak, fiilen imkansız hale getirilmesine ne diyeceksiniz, Sayın PETEK?

21/02/2017
Güner YİĞİTBAŞI
Hukukçu

20 Şubat 2017 Pazartesi

Tünay Süer: Söyleyin de bilelim...

Tünay Süer: Söyleyin de bilelim...
Türkiye gerçekten çok kötü günlere doğru gidiyor.
Evlere atılan kurşunlar,
Mekân kundaklamalar,
Ve harbe hazırlanır gibi eğitilen insanlar…
MHP eski Iğdır Milletvekili ve MHP genel başkan adaylarından Sinan Oğan birkaç gün önce 15 Temmuz sonrasında fırıncı, bakkal, berber gibi sivillerin zaman, zaman kamplara alınıp eğitildiklerini, Silah kullanmayı öğretildiğini iddia etmişti.
İddiada en korkutucusu ise o milis gücü istedikleri zaman sokağa çıkarıp toplumun diğer kesimini üzerine salacak olmalarıydı.
Halk Özel Harekât (HÖH) isimli bu milis kuvvetini Suriye’de savaşan birisinin kurduğunu söyleyen Oğan Türkiye’nin her tarafında yapılanmaya gittiklerini söyledi.
Bu korkunç bir şey…
O silahlar kimlere doğrultulacak?
Bazı AKP’lilerin“İç savaş çıkar” tehditleri bunun için miydi acaba?
 Oğan sözlerine ilaveten ,”Hayır diyen teröristtir “ açıklamalarından yarın bu yapılanmanın ne yapabileceğini tahmin ediyoruz dedi.
Aklıma GEZİ olaylarındaki Palalılar geldi.
Hürriyet Gazetesini basanları hatırladım.
İnşallah sözler iddialarda kalır diyeceğim ama ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler.
Sinan Oğan gibi birisi bunları söylüyorsa gerçek payı aramak gerek.
Öte yanda bugün basında bir video ile haber çıktı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünürü Orhan Uzuner’in ( Kardeş Kal Türkiye) adını taşıyan tam teşekküllü bir teşkilat kurduklarını gittikçe örgütlendiklerin kendi konuşmasından duyduk.
"Gayemiz bir tehlike anında halkı uyandırma ve haber verme niteliğinde" imiş.
"En küçük cihazımız düdük. Arabamda megafon var. Gerektiği zaman kullanacağımız silah var. Böyle hazırlıkları yapmamız lazım" ifadelerini kullandı.
 Uzuner, "Liderimiz Cumhurbaşkanı Erdoğan etrafında kenetlendik" dedi.
Allah! Allah! Tüm bu hazırlıklar neden?
Neden cumhurbaşkanının etrafında kenetleniyorlar?
Onun zaten yeterince korumaları var.
Bu ülkenin FETÖ’cü olmayan askeri, polisi var.
Erdoğan her ne kadar “ben sadece % 50’nin cumhurbaşkanıyım” dese de Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanıdır.
Sanmasınlar ki 15 Temmuz ne idüğü belli olmayan kalkışmada onu sadece AKP’liler korumaya kalktılar.
Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle ve her kökenden insanıyla, partili partisiz ,tüm Türkiye sokaklara dökülerek koruma altına aldı.
Ve o acayip darbe teşebbüsüne hayır dedi.
Merak ediyorum.
Yine bir darbe tehlikesi mi var yoksa Hayır diyenlere karşı bir saldırı mı düşünüyorlar?
Şayet öyle bir düşünceleri varsa ülkeye yazık ederler.
Çok kan dökülür bu da tam emperyalist güçlerin istediği gibi olur.
Türk Milletinin gücüne, sağduyusuna her zaman güvendim ve güveniyorum.
Kişilerin menfaatleri için ülkeyi bu durumlara getirmek istemeleri gerçekten çok acıdır.
Hiç kimsenin iç çatışma çıkartmaya hakkı yoktur.
Hayır diyenlere daha doğrusu tek adama Türkiye’yi teslim etmek istemeyenlere, Atatürkçülere karşı bu hazırlıklar yapılıyorsa o zaman bizlerde silahlanalım mı?
Bunu mu istiyorsunuz?
Görüyorum ki hırsınız mantıklarınızın önüne geçmiş.
Neden beyler neden?
Bu güzelim ülke bir yerinize mi battı?
PKK, IŞİD, FETÖ gibi düşmanlarla mı uğraşacağız yoksa birbirimizle mi?
Bilmezmisiniz ki 7 düvelin gözü halen yurdumuzdadır?
Bilmezmisiniz ki parçalanmamız onların işlerine gelecektir.
Cihan İmparatorluğu denen 600 yıllık Osmanlının yıkılışını hatırlayın.
Bir kişinin hükümranlığı için değer mi?
Değer diyorsanız…
Eyvallah…
O zaman siz bilirsiniz, başka ne diyeyim.
Bu arada usta sanatçımız Müjdat Gezen’in yıllarca alınteri ile biriktirdiği tüm varlığını harcayarak meydana getirdiği Müjdat Gezen Sanat Merkezi bir yönlendirilmiş hain tarafından yakılmak istendi.
Allah belasını, belalarını versin.
Sevgili Müjdat Gezen’e geçmiş olsun,15 senede ülkeyi bu hale getirenlere de yazıklar olsun diyorum.
Tünay Süer
21 Şubat 2017