11 Ocak 2011 Salı

DARWINİSTLER İNANILMAZ ŞEYLERE İNANIRLAR

                 Evrim teorisi, önceki bölümlerde de söz edildiği gibi bilim tarafından yalanlanan, akla ve mantığa da hiçbir şekilde uymayan bir teoridir. Ama Allah'ı inkar eden felsefelere sözde "bilimsel" bir temel oluşturduğu için birçok bilim adamı tarafından savunulmakta ve büyük bir propaganda ile kitlelere telkin edilmektedir. Bu kitapta bir "büyü" olarak tanımladığımız evrim telkini öylesine güçlüdür ki, oldukça zeki ve bilgi sahibi olan insanlar dahi, bu büyüden kendilerini kurtaramamakta ve inanılmayacak kadar mantık dışı, hatta çocukların dahi imkansızlığını anlayabilecekleri iddialara inanmaktadırlar. Üstelik bu iddiaları büyük bir hararetle savunmaktadırlar.


Philip E.Johnson ve evrim teorisini eleştiren kitabının kapağı

              Evrim teorisini eleştiren kitapları ile tanınan Philip E. Johnson, Defeating Darwinism by Opening Minds (Zihinleri Açarak Darwinizm'i Yenmek) isimli kitabında evrimcilerin Darwinizm'in iddialarına, bir ön kabulle inandıklarını ve aslında bu iddiaların ne anlama geldiğini hiç düşünmediklerini şöyle ifade etmiştir:
                Bu konu üzerinde üniversitelerdeki konuşmalarım ve tartışmalarımdan edindiğim tecrübelerim bilim adamlarının ve profesörlerin akıllarının evrim konusunda karışık olduğunu gösterdi. Birçok detay biliyorlar, ama temelini anlamıyorlar.Söylediklerinin ne anlama geldiğini düşünmüyorlar. Bir ön kabul oluşuyor.Örneğin bir molekülden insana (doğru ilerleyen sözde) evrimin, köpek çeşitleri veya gagalardaki farklılıklarla açıklayabilecekleri kadar basit bir işlem olduğunu zannediyorlar. Fosillerin Darwinizm'i doğruladığını, maymunların eğer doğal seleksiyon gibi bir mekanizma ile desteklenirlerse hiç yanlışsız olarak Hamlet'i daktilo edebileceklerine inanabiliyorlar.

Michael Denton ve "Evolution: A Theory in Crisis" (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori)isimli kitabının kapağı
              Johnson'ın bu sözleri, evrimcilerin içinde bulundukları karmaşık ruh halinin kısa bir özetidir. Aynı gerçeğe, Avustralyalı moleküler biyolog Michael Denton da, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabında dikkat çeker. Denton, bir Darwinist'in canlıların olağanüstü derecede kompleks sistemlerinin "tesadüflerin eseri" diye görmesindeki garipliği şöyle anlatmaktadır:
Yüksek organizmaların genetik programlarının yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da bin ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin dizilimine eşdeğerdir. Bu denli kompleks organizmaları oluşturan trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen, emreden ve kontrol eden sayısız karmaşık işlevin tamamen rastlantıya dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, insan aklına yönelik bir saldırıdır. Ama bir Darwinist, bu düşünceyi en ufak bir şüphe belirtisi bile göstermeden kabul eder!
                     Darwinizm'in akılları kör eden bu büyüsünün insanlar üzerinde ne denli güçlü bir etki oluşturduğunu ve insanlık için ne derece tehlikeli olduğunu göstermek için, bu bölümde Darwinistlerin normal bir akıl ve şuurla inanılması imkansız olan iddialarından bazılarına yer verilecektir. Aynı zamanda bu iddiaların bilimsel yönden neden geçersiz oldukları da kısaca anlatılacaktır. 

Evrimciler Cansız ve Şuursuz Atomların Kendi Kararlarıyla Biraraya Gelip, Canlı ve Şuurlu İnsanı Oluşturduğunu Sanırlar

                  Evrimcilerin en saçma iddialarından biri cansız maddelerin kör tesadüflerin sonucunda kendiliklerinden canlılığı oluşturduğuna dair inançlarıdır. Bu iddialarına göre, canlılığın varlığı için gereken maddeler, tesadüfen gelişen olaylar sonucunda, en uygun şartlarda ve en uygun miktarlarda birleşmişler ve canlılığın ilk yapıtaşı olan amino asitleri oluşturmuşlardır. Tesadüfen oluştukları varsayılan bu amino asitler ise, her nasılsa ilkel dünyanın koşullarında hiçbir bozulmaya uğramadan (ilkel dünya olarak tanımlanan şartlarda canlı bir organizmanın yaşamını sürdürmesinin mümkün olmadığını bilim adamları kesin olarak kabul etmektedirler), yine kendileri gibi tesadüfen oluşan diğer amino asitlerle buluşabilmişlerdir. Ama bu buluşma rastgele bir buluşma değil, her amino asitin belirli bir sıralama ile birbirine eklendiği ve hiç yanlış yapılmadığı kusursuz bir buluşmadır. Amino asitler, gerçekleşme ihtimali trilyon kere trilyon kere trilyon kere trilyon kere trilyonda 1'den bile çok daha küçük bir ihtimal olan bu birleşme sonucunda proteinleri meydana getirmişlerdir.

Solda görülen resim evrimcilerin ilkel atmosfer tanımlamalarının temsili bir anlatımıdır. Sağda ise ilkel atmosferde oluştuğu varsayılan aminoasitler ve diğer elementlerle ilgili bir şema görülmektedir. Kuşkusuz resimde görülen maddelerin kendi kendilerine oluştuğu ve biraraya gelerek bir canlı meydana getirdiği iddiası, akıl ve bilimle tamamen çelişen bir senaryodur.
            Ancak senaryo bu kadarla sınırlı kalmamıştır; çünkü canlılığın oluşması için bu kadarı yeterli değildir. Uygun proteinlerin milyarlarca yıl hiçbir bozulmaya uğramadan, ultraviyole ışınlarından, fırtınalardan, yıldırımlardan etkilenmeyerek, hücrenin oluşumu için gerekli diğer uygun proteinleri de beklemeleri gerekmiştir. Ve bunlar, biraraya geldiklerinde bugün dünyadaki en kompleks yapılardan biri olarak tanımlanan hücreyi meydana getirmişlerdir.

               Evrimciler bu hikayeyi insanın oluşumuna kadar uzatırlar. Ancak yukarıda anlatılan senaryonun tüm aşamaları bilimsel bulgularla yalanlanmış, gerçekleşmesi mümkün olmayan olayları içermektedir. Proteinlerin ve hücrenin tesadüfen meydana gelmesindeki imkansızlığı ilerideki sayfalarda inceleyeceğiz. Burada özellikle üzerinde duracağımız nokta, evrimcilerin cansız maddelerin kendi iradeleriyle canlılığı oluşturduğuna dair mantıksız inançlarıdır.

                  Cansız maddelerden canlılığın kendiliğinden oluştuğu iddiası aslında Ortaçağ'a ait batıl bir inançtır. O dönemde, insanlar bazı canlıların aniden bir yerde toplanmalarına, "bir anda oluşum"un neden olduğunu varsayıyorlardı. Günümüzde "spontane jenerasyon" ismiyle anılan bu inanca göre insanlar, kazların ağaçlardan hayata geldiğine, kuzuların karpuzdan çıktıklarına ve hatta bir su birikintisindeki kurbağaların yağmur bulutlarından bir anda oluştuklarına ve yağmurla toprağa düştüklerine inanıyorlardı

İlkçağlardaki bir görüşe göre, ilk koyun bir bitkiden meydana gelmişti. Bu fikrin, bugünkü evrimci fikirlerden bir farkı olmadığı ortadadır.

                1600'lü yıllarda ise Belçikalı bir bilim adamı olan Van Helmont bu "bir anda oluşum" kuramını sınamaya karar verdi. Kirli bir gömleğin üzerine buğday döktü ve bunların üzerinde hayvanların oluşmasını bekledi. 21 gün sonra Helmont gömleğin üzerinde birçok fare buldu. Ve bu gördüklerinden şöyle bir sonuç çıkardı: Kirli bir gömlek ve buğday karışımı fare doğuruyordu!

          Alman bilimci Athanasius Kircher ise aynı sonuca varan başka bir yol denedi. Bir avuç sinek ölüsünün üzerine bal döktü ve çok geçmeden ölü sineklerin üzerinde uçuşan sinekleri gördü. Ve bunun üzerine Kircher de ölü sineklerle balın sinek doğurduğunu ispatladığını zannetti! 

               Ancak İtalyan bilim adamı Francesco Redi ve daha sonra Fransız bilim adamı Louis Pasteur, yaptıkları deneylerle farelerin kirli gömlekten veya sineklerin ölü sinekle bal karışımından oluşmadıklarını kanıtladılar. Bu canlılar, söz konusu cansız maddelerden oluşmuyorlardı, onların üzerine dışarıdan geliyorlardı. Örneğin ölü sineklerin üzerine canlı bir sinek gelip yumurtalarını bırakıyordu ve kısa bir süre sonra ortaya aniden birçok sinek çıkıyordu. Yani canlılık cansızlıktan gelmiyordu, canlılıktan geliyordu. Bu kural, yani "hayat ancak hayattan gelir" kuralı, çağdaş biyolojinin temellerinden biridir.

                 O dönemlerde yukarıda örneklerini saydığımız tuhaf iddialara inanılıyor olması, 17. yüzyıl bilim adamlarının bilgi eksikliği ve o dönemin koşulları gözönünde bulundurularak mazur görülebilir. Ancak günümüzde bilim ve teknoloji bu kadar ilerlemişken ve canlılığın cansız maddelerden oluşamayacağı birçok deney ve gözlemle ispatlanmışken, evrimcilerin hala böyle bir iddiayı savunuyor olmaları gerçekten şaşırtıcıdır.
Ortaçağ'da insanların sahip olduğu bilim anlayışına göre cansız maddelerden canlıların oluşabilecekleri zannediliyordu. Örneğin açıkta kalan etlerin üzerinde oluşan kurtların kendi kendilerine meydana geldikleri sanılıyordu. Ancak önce F. Redi'nin ve daha sonra L. Pasteur'ün buluşları bu yanlış inancı yıktı. Yandaki resimlerde F. Redi'nin bu konu ile ilgili yaptığı deneyler görülmektedir.
Tüm bu bilimsel gerçeklere rağmen, Ortaçağ'a ait batıl bir inançtan başka bir şey olmayan bu iddia günümüzde evrimciler tarafından hala (farklı şekillerde olsa da) savunulmaktadır.



Fransız bilim adamı Louis Pasteur, yaşadığı dönemde evrimcilerin iddialarının geçersizliğini ortaya çıkaran buluşlarıyla çağdaş biyolojinin temellerini atmıştır.
                 Evrimciler bu akıl dışı inançları kanıtlamak için yıllarca laboratuvarlarda sayısız deneyler yapmışlar, cansız maddeleri biraraya getirerek canlı bir hücreyi oluşturmaya çalışmışlardır. Bu deneyler çok yüksek teknolojiler kullanılarak, çok gelişmiş laboratuvarlarda ve deneyimli bilim adamlarının kontrolünde gerçekleştirilmelerine rağmen, her seferinde çok büyük başarısızlıklarla sonuçlanmıştır. Böyle kontrollü bir ortamda dahi gerçekleştirilemeyen bir deneyin, canlıların yaşamasına imkan vermeyen etkenlerin bulunduğu eski dünya koşullarında, bilinçsiz ve düzensiz rastlantıların sonucunda gerçekleştiğini söylemek ise son derece anlamsızdır.

Resimde 17. yy'da yaşamış olan bilim adamları çalışma yaparken görülmektedir. O dönemde öne sürülmüş olan iddiaların ya da ortaya atılan teorilerin pek çoğu bilimsellikten uzaktır. Bilim adamlarının bilgi eksikliği ve koşullar göz önünde bulundurulduğunda o dönemde tuhaf iddiaların ortaya atılmış olması belki mazur görülebilir. Ancak hala,Ortaçağ'dakilere benzer iddialara inanan kimselerin bulunması hiçbir şekilde mazur görülemeyecek bir durumdur. Buna örnek olarak evrimcileri verebiliriz. Günümüz modern laboratuvarlarında evrimcilerin bütün iddialarının geçersizliği ispat edilmiştir.
Asıl ilginç olan ise, evrimcilerin de cansız maddelerden canlılığın meydana gelemeyeceğini aslında çok iyi bilmeleridir. Ancak söz konusu insanlar bu gerçeği bildiklerini sık sık itiraf ettikleri halde, sanki evrim teorisinin temel iddiası bu değilmiş gibi evrimi savunmaya devam ederler.
Örneğin İngiliz astronom ve matematikçi Sir Fred Hoyle maddenin kendi kendine hayat oluşturamayacağını şöyle bir örnekle anlatır:
Eğer gerçekten maddenin içinde, onu yaşama doğru iten bir iç prensip olsaydı, bunun bir laboratuvarda kolaylıkla gösterilebilmesi gerekirdi. Örneğin bir araştırmacı ilkel çorbayı temsil eden bir yüzme havuzunu deney için kullanabilirdi. Böyle bir havuzu istediğiniz her türlü cansız kimyasalla doldurun. Ona istediğiniz her türlü gazı pompalayın, ya da üzerine istediğiniz her türlü radyasyonu verin. Bu deneyi bir yıl boyunca sürdürün ve (hayat için gerekli olan) 2000 enzimden kaç tanesinin sentezlendiğini  kontrol edin. Ben size cevabı şimdiden vereyim ve böylece bu deneyle zamanınızı harcamayın. Kesinlikle hiçbirşey bulamazsınız, belki oluşacak birkaç amino asit ve diğer basit kimyasal maddeler dışında. 
Evrimci biyolog Andrew Scott ise cansız maddelerden canlılığın oluşamayacağını şöyle itiraf eder:
Yandaki gibi bir kazana canlıların yapısında bulunan her türlü element ve evrimcilerin gerekli gördüğü her türlü madde konulsa, bunlar ısıtılsa, üzerlerine elektrik uygulansa, hepsi dondurulsa, kısacası evrimci profesörlerin gerekli gördüğü her türlü işlem yapılsa ve daha sonra milyonlarca, milyarlarca hatta trilyonlarca yıl beklense dahi bir canlı oluşmaz. Bütün bu işlemler sonucunda bırakın bir canlının oluşması, tek bir işe yarar molekül dahi ortaya çıkmaz.

                    Biraz madde alın ısıtın ve bekleyin. Bu hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elektromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi "temel" güçler gerisini halledecektir… Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı da umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir.

              Daha önce de belirttiğimiz gibi evrimciler bu gerçekleri görmelerine rağmen büyük bir ısrarla canlılığın cansız maddelerin tesadüfi birleşimlerinden meydana geldiğini savunurlar. Aynı bir büyücünün birçok maddeyi karıştırıp, tılsımlı sözcükler söyleyerek, elde ettiği karışımdan bir büyü ortaya çıkarmaya çalışması gibi, evrimciler de dünyanın ilk dönemlerinde var olduğunu düşündükleri ilkel çorbanın canlılığı var ettiğine inanmaya çalışırlar.

                Oysa canlılık için gerekli fosfor, potasyum, magnezyum, oksijen, demir ve karbon gibi atomlar biraraya getirildiğinde ortaya cansız bir yığından başka bir şey çıkmaz. Ama evrimciler bu atom yığınının biraraya gelip, kendilerini çok iyi organize ettiklerini, her birinin uygun miktarlarda uygun yer ve uygun koşullarda aralarında en uygun bağları kurduklarını, bu cansız atomların muhteşem organizasyonlarının ve işlerinin rast gitmesi sonucunda ise gören, duyan, konuşan, hisseden, gülen, sevinen, üzülen, acıyı hisseden, keyiflenen, kahkaha atan, heyecanlanan, düşünen, seven, şefkat duyabilen, müziğin ritmini algılayabilen, tatlıyı zevkle yiyen, medeniyetler kurabilen, bilimsel araştırmalar yapabilen insanların oluştuğunu iddia ederler.

Kuşkusuz evrimcilerin bu anlattıklarının bir büyücü masalından herhangi bir farkı yoktur.
Evrimciler ilkel atmosferde, ilkel çorba olarak adlandırdıkları sularda kendiliğinden amino asitlerin ve bunların tesadüfen birleşmesinden de proteinlerin oluştuğunu iddia ederler. Bu iddialarını da yukarıdakine benzer hayali çizimlerle delillendirmeye çalışırlar. Oysa bunlar, sadece bir aldatmacadır. Yeryüzünde canlıların oluşumu ile ilgili böyle hayali senaryolar hiçbir zaman yaşanmamıştır.


Evrimciler Pagan (Putperest) Kabilelerde Olduğu Gibi "Doğa"yı İlahlaştırırlar (Allah'ı Tenzih Ederiz)

Doğa, ağaçlardan, taşlardan, topraktan, sudan oluşan bir bütündür. Bu bütün içinde bir ağacın, toprağın ya da suyun bir canlı oluşturması ise mümkün değildir. Ne var ki evrimcilerin masalsı anlatımları, "Doğa"ya atfedilen böyle hayali iddialarla doludur.

                    Evrimcilerin akıl dışı varsayımlarından biri de doğanın yaratıcı bir güce sahip olduğuna inanmalarıdır. Bu tuhaf varsayıma hem kendileri inanırlar, hem de insanları buna inandırmaya çalışırlar. Bu amaçla ellerindeki tüm imkanları seferber ederler. Örneğin televizyondaki bazı belgesel programlarında, dergi, gazete ve kitaplarda doğada bulunan herhangi bir güzellikten söz edilirken "Bu, doğanın insana bir armağanıdır", "Tabiat ananın bir mucizesidir", "Tabiat ananın bir vergisi olarak kunduzlar kendilerine muhteşem barajlar yaparlar." gibi ifadeler duymuşsunuzdur. Peki evrimcilerin sözde yaratıcı olarak öne sürdükleri bu "tabiat ana" kimdir? Evrimcilerin "tabiat ana" diyerek adeta -paganlar gibi- ilahlaştırdıkları bu kavram; ağaçlar, ırmaklar, çiçekler, kayalar, balıklar, taşlar, toprak, kediler, köpekler kısacası doğada bulunan hiçbir şuuru ve yaratma gücü bulunmayan canlı ve cansız varlıkların birleşmesinden oluşmaktadır.

                  Peki tüm bu bilinçsiz ve şuursuz, hatta düşünme yeteneği bile bulunmayan varlıklar, nasıl olur da biraraya gelerek yüksek bir şuur ve üstün bir bilinç gerektiren şeyler gerçekleştirirler?  Elbette böyle bir şey mümkün değildir. İnsanın çevresinde gördüğü tüm şuur ve bilinç alametleri, sonsuz ilim sahibi olan Allah'ın yaratmasıdır.

                 Evrimcilerin "doğa", "tabiat ana" gibi kavramlarla ortaya koydukları inancın sosyoloji dilindeki ismi "animizm"dir. Animizm, doğadaki cansız varlıklara ruh ve bilinç atfetmek anlamına gelir. Medeniyetten uzak bazı kabilelerde rastlanan animist inançlar, ilkel bir zihin yapısının ürünüdür. Günümüzde animist  fikirler, ancak çocuklara yönelik çizgi filmlerde veya masallarda bulunabilir. Evrimcilerin masalları ve tabiat anaya olan inançları, birer çizgi film kahramanı olan konuşan ağaçlara, üzülen ırmaklara, ormandaki kötülerle savaşarak iyileri koruyan dağlara olan inançtan farksızdır.  

Hayali "Tabiat Ana"nın Yardımcısı: Doğal Seleksiyon

               Evrimcilerin doğada kendilerince en çok saygı duydukları ve sözde yaratma gücünü en fazlasıyla atfettikleri mekanizmanın ismi "doğal seleksiyon"dur. Doğal seleksiyon gerçekten de doğadaki canlılar arasında gözlemlenen bir mekanizmadır. Ancak hiçbir zaman evrimcilerin hayal ettikleri gibi canlıları geliştirme ve yeni bir tür yaratma yeteneğine sahip değildir.

                Doğal seleksiyon, Darwin'den çok önce sözü edilmiş doğal bir süreçtir; ancak doğal seleksiyonun sözde "yaratma gücü" olduğunu iddia eden ilk kişi Darwin'dir. Charles Darwin teorisini, evrimleştirici bir gücü olduğuna inandığı "doğal seleksiyon" mekanizmasına dayandırmıştır. Oysa doğal seleksiyon, sadece canlıların bulundukları doğa koşullarına uyum sağladıklarında yaşamlarını ve nesillerini devam ettirebildiklerini, bu koşullara uygun yapıda olmayanların ise yok olacaklarını öngörür. Yani doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirici bir gücü yoktur.
Bu konuyu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir coğrafi bölgede bir tanesi daha tüylü, diğeri ise nispeten daha kısa tüylere sahip iki benzer köpek cinsinin yaşadığını varsayalım. Eğer bu bölgede hava sıcaklığı ekolojik bir farklılık nedeniyle önemli ölçüde düşerse, uzun tüylü köpekler kısa tüylü köpeklere göre soğuğa daha dayanıklı olacaklardır. Bir süre sonra kısa tüylü köpeklerin sayısı iyice azalabilir, daha sıcak bölgelere göç edebilirler veya soyları tamamen tükenebilir. Yani uzun tüylü köpekler doğal seleksiyonla seçilmiş ve avantaj kazanmış olurlar.

                   Ancak dikkat edilirse bu süreç, ortaya yeni bir köpek cinsi çıkarmış değildir. Doğal seleksiyon mekanizmasıyla, sadece zaten var olan iki farklı cinsten biri avantaj elde etmiştir. Ortada hiç uzun tüylü köpek yok iken, doğal seleksiyon sonucunda uzun tüylü köpekler oluşmuş değildir. Bu köpeklerin zamanla bir başka canlı türüne dönüşmeleri de zaten kesinlikle söz konusu değildir.

                 Kısacası doğal seleksiyon sonucunda ortaya yeni türler, yeni özellikler çıkmamakta, sadece zaten var olanlardan biri seçilmektedir. Yeni bir tür ve yeni bir özellik oluşmadığı için de, bir "evrim" yaşandığından söz edilemez. Bir başka deyişle, doğal seleksiyon yoluyla hiçbir "evrim" meydana gelmez.

Stephen Jay Gould

            Ancak evrimciler doğal seleksiyonu kullanırken, insanların gözlerini boyamak ve gerçekleri çarpıtmak için bazı illüzyonlara başvurur, doğal seleksiyona içerdiği anlamdan çok daha geniş bir anlam yüklerler. Onların hezeyanlarına göre doğal seleksiyon sadece zayıf olanları elemekle kalmayıp, binlerce yeni canlı türü yaratmaktadır. Daha doğrusu evrimciler bu hayali sürece inanmak isterler, çünkü ellerinde başka hiçbir dayanakları yoktur. Burada Darwinistlerin umutları ve özlemleri çok büyük bir rol oynamaktadır. Bu isteği çağımızın evrimcilerinden Harvard Üniversitesi paleontoloğu Stephen Jay Gould şöyle ifade eder:
                 Darwinizm'in özü tek bir cümlede ifade edilebilir: 'Doğal seleksiyon evrimsel değişimin var edici gücüdür.' Kimse doğal seleksiyonun uygun olmayanı elemesindeki negatif rolünü inkar etmez. Ancak Darwinci teori, "uygun olanı var etmesi"ni de istemektedir.
                   Fakat Darwinistler bu isteklerini delillendirememişlerdir. Çünkü doğal seleksiyonun canlıları evrimleştirdiğine dair tek bir gözlemlenmiş örnek mevcut değildir. Evrimci olan İngiliz paleontolog Colin Patterson, bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizm'in en çok tartışılan konusu da budur.
                    Asıl şaşırtıcı olan, Darwinistlerin doğal seleksiyonun yeni bir tür var edecek gücü olamayacağını bildikleri halde bu safsataya inanmalarıdır ve hatta bunu iddia etmeleridir. (Kitabın girişinde söz ettiğimiz, hava günlük güneşlik olduğu halde, yağmurun altında ıslandığını iddia edebilen "büyülenmiş" adam gibi.) Bugün birçok evrimci, doğal seleksiyon gibi sadece zayıf bireylerin elenmesine vesile olan bir mekanizmanın, insan gibi çok yüksek medeniyetler meydana getiren, birbirinden üstün ve kompleks özelliklere sahip bir varlık oluşturamayacağını itiraf etmektedir. Fakat bu itiraflar ne ilginçtir ki onların inançlarını hiçbir şekilde değiştirmemektedir. Teorilerinin içine düştüğü kriz tüm açıklığıyla ortadayken, üstelik bu krize kendileri de bizzat şahitken, "İnsan, evrim süreciyle var oldu" saplantılarından hiçbir şekilde vazgeçmezler. İşte bu çelişkiyi taşıyan ve Darwinizm'e körü körüne bağlı olan J. Hawkes bir yazısında şöyle demiştir:
Kuşları, balıkları, çiçekleri vb. göz kamaştırıcı güzelliği salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerinin yaratıcısı insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcılık "yaşam savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?
Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır. (Hac Suresi, 64)

                    Hawkes'ın bu ifadeleri gerçekten de önemli bir noktaya dikkat çekmektedir. Evrimciler ne kadar inanmak istemeseler de, şuurlu bir varlık olan insanın veya şaşırtıcı yeteneklere sahip olan diğer canlıların, tesadüfi mekanizmalarla meydana gelmesi mümkün değildir. Nitekim ülkemizin önde gelen evrimcilerinden biri olan Cemal Yıldırım da, evrim teorisine olan sonsuz sadakatine rağmen, doğal seleksiyonun yeni türler meydana getirici gücüne inanmanın çok zor olduğunu şu şekilde dile getirir:
Daha önemli bir üçüncü eleştiri, doğal seleksiyonun açıklayıcı bir ilke olarak yetersizliğine ilişkindir. Buna göre, amipten insana uzanan tüm aşamalarında canlılar, fizik ve kimya çözümlemelerine elvermeyen olağanüstü bir düzen, ereksel (amaca yönelik) bir eğilim sergilemektedir. Bunun, rastlantı, varyasyonlar üzerinde mekanik bir düzenek olan doğal seleksiyonla açıklanması olanaksızdır. Örneğin, insan gözünü alalım. Yapı ve işleyişi bu denli karmaşık, ince ve yetkin dokunmuş bir organın, belli bir amaca yönelik hiçbir yaratıcı güç içermeyen salt mekanik ve düzenekle oluştuğu olası mıdır? Sanat, felsefe ve bilim çalışmalarıyla uygarlık yaratan insanın doğal seleksiyonla evrimleştiği yeterli bir açıklama olabilir mi? Annenin yavru sevgisini, hiçbir ruhsal öğe içermeyen "kör" bir düzenekle açıklamaya olanak var mıdır? Biyologların (bu arada Darwincilerin) bu tür sorulara doyurucu yanıt verdiklerini söylemek güçtür, kuşkusuz.
                       Ne var ki tüm bu itiraflarına rağmen evrimciler, doğanın ve doğada mevcut olan doğal seleksiyon gibi bazı mekanizmaların, duyan, gören, buluşlar yapan, devletler kuran, eserler meydana getiren insanı meydana getirebildiğine inanmayı sürdürmektedirler. Bu inançlarının bir gün gelip bilimsel bir dayanağa oturtulacağı ümidini kendilerine telkin ederek, gerçekte kendi kendileri aldatmaktadırlar.

                   Beyaz önlükleri, kalın gözlükleri ve ciddi görünümleriyle zeki, kültürlü, bilgili birer insan izlenimi veren dünyaca tanınan bazı "bilim adamları"nın gerçekte nelere inandıklarını görmek ve onların hayata bakış açılarını anlamak için bu konuları etraflıca değerlendirmek gerekir. Bu insanlar gerçekten de zeki ve bilgili olabilirler. Peki buna rağmen çocukların bile inanmayacağı, Yunan mitolojisini veya efsaneleri andıran bu hikayelere nasıl inanabilmektedirler?
Bu kitapta Darwinizm büyüsünden söz edilmesinin nedeni, evrimcilerin bu inanılması imkansız safsatalara körü körüne nasıl inanabildiklerine bir açıklama getirmektir.

Evrimciler, DNA Üzerindeki Bozulma ve Oynamaların  –Mutasyonların-
Yeni Türler Oluşturabileceğini Sanırlar

                   Darwin evrimin gerçekleşmesini sağlayan ana mekanizmanın doğal seleksiyon olduğunu söylemişti. Ancak Mendel'in kalıtım kanunlarının kabulü ile evrimciler doğal seleksiyonun yeni canlıların kökeni konusunda yeterli bir açıklama getiremediğini görerek, evrim mekanizmalarına bir de mutasyon kavramını eklediler. Neo-Darwinizm olarak tanımlanan bu yeni evrim modeli, evrimin doğal seleksiyon ve mutasyonların işbirliği sonucunda gerçekleştiğini savunmaktadır. Önceki sayfalarda doğal seleksiyonun yeni bir tür meydana getirici gücü olmasının imkansızlığından söz etmiştik. Mutasyonların canlıları geliştirerek, yeni türler ürettiği iddiası ise en az doğal seleksiyonla ilgili iddialar kadar bilim dışıdır.

Avusturyalı bir botanikçi olan rahip Gregor Mendel bulduğu genetik kanunları ile evrimcileri tam anlamıyla bir çıkmaza sokmuştur.

                 Mutasyonlar, canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve bir insana ait tüm genetik bilgileri taşıyan DNA molekülünde, radyasyon ve kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen yer değiştirmeler ve kopmalardır. DNA'daki bilgiler A, T, C ve G harfleri ile simgelenen 4 ayrı nükleotidin birbiri ardınca özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşurlar. Ancak bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi olması, o yapıyı tamamen bozacaktır. Örneğin DNA'daki bilgilerle aynı oranda bilgiye sahip 46 ciltlik bir ansiklopedide yer alan tek bir harf hatası ansiklopediyi okuyan insanlar tarafından pek önemsenmeden geçilebilir, hatta fark edilmeyebilir bile. Ancak DNA'da herhangi bir basamakta, örneğin 2 milyar 435 bin 268. basamakta, yer alan tek bir harfin yanlış kodlanması sonucunda insan için çok önemli olan hatalar oluşabilir. Sözgelimi çocuklarda görülen kan kanseri hastalığı DNA'daki harflerden birinin yanlış olması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Çernobil'de meydana gelen radyasyon sızıntısı ve Hiroşima'da atılan atom bombası sonucunda çocukların sakat kalmalarının veya kan kanseri gibi hastalıklara yakalanmalarının nedeni mutasyonların vücutlarında oluşturdukları bu tür zararlı etkilerdir.
İşte radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen mutasyonlar, bu milyarlarca harften birinin ya yerinin değişmesine, ya o harfin tamamen kalkmasına veya yerine bir başka harfin konmasına neden olur. Dolayısıyla en küçük bir oynamada dahi o canlı zarar görebilir. Nitekim yıllardır yapılan laboratuvar deneyleriyle de mutasyonların bir canlıya mutlaka zarar verdikleri ortaya çıkmıştır.

DNA molekülleri bir canlıya ait tüm genetik bilgileri eksiksiz bir şekilde taşırlar. Böylesine kusursuz bir sistemin evrimcilerin iddialarında olduğu gibi raslantı eseri oluşmadığı, bu bilgilerin canlı hücrelerine Allah arafından yerleştirildiği apaçık bir gerçektir.

            Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan mutasyonların etkilerinin zararlı olduğunu şöyle açıklar:
Mutasyonlar rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir değişim ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük bir ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez ona yıkım getirir.
Evrimci Pierre Paul Grassé ise mutasyonların bir canlıyı geliştirip,    başka bir canlıya dönüştüremeyeceğini itiraf etmiş ve böyle bir inancı "hayal kurmak" olarak nitelemiştir:
Rastgele mutasyonların havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.13 

Çernobil sonrası sakat doğan çocuklar. Yalnızca bu resimler bile, evrimcilerin canlıların oluşumunda etkili olduğunu iddia ettikleri mutasyonların, insanlar üzerinde ne kadar büyük zarar meydana getirdiğini göstermektedir.
                  Wisconsin Üniversitesi, Tıp Genetiği Bölüm Başkanı, radyasyon ve mutasyon konusunda uzman James F. Crow ise hazırladığı bir raporda, DNA'ya rastgele isabet edebilecek olan mutasyonları, bir televizyonun bağlantılarının rastgele olarak değiştirilmesine benzetmiş ve rastgele değişimlerin televizyonun görüntüsünü daha kaliteli hale getirmeyeceğinin çok açık olduğunu belirtmiştir.

               Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, evrimcilerin mutasyonların türleri geliştirerek başka türlere dönüştürdükleri iddiası bir insanın eline balta alıp bilgisayarına rastgele vurmasına ve bunun sonunda bilgisayarının gelişerek bir üst model oluşturacağına inanmasına benzer. Elbette böyle bir iddiada bulunmak son derece mantıksızdır. Ancak evrimciler bilgisayarını baltalayarak geliştirdiğini söyleyen adamdan daha akıl dışı şeyler söylemelerine rağmen birçok insan onlara inanmaktadır. Bu batıl inancın altında kimi zaman bilgisizlik ama çoğu zaman da Darwinizm büyüsünün oluşturduğu etki yatmaktadır. İlerleyen bölümlerde ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz büyü yöntemleri yani telkin metodları nedeniyle bu insanlar evrime yol açtığı iddia edilen birçok şeye sorgulamadan inanırlar; ne kadar bilim dışı ve inanılmaz olduğunu gözardı ederek…
Mutasyonların bir yapıya verebileceği zararları anlayabilmek açısından şöyle bir örnek açıklayıcı olabilir. Mutasyonların genetik bilgideki kopmalar ya da yer değiştirmeler olduğunu belirtmiştik. Yukarıdaki tabloda Beta-globin geninin DNA şifresi gösterilmektedir. Beta-globin geni kanda oksijen taşıyan hemoglobin geninin parçalarından birini oluşturur. Şifreler tıpkı Türkçe yazılmış bir makale gibi soldan sağa doğru okunmalıdır. Bu şifrelerden tek birinin bile hatalı olması üretilecek proteini tamamen işe yaramaz hale getirecektir. Böyle bir yapıya rastgele yapılacak herhangi bir müdahalenin bir bozulma meydana getireceği çok açıktır. Bu tablodaki harflerin anlam içeren bir yazı olduğunu düşünelim. Böyle bir yazıda rastgele olarak herhangi bir harfi çıkarsanız veya herhangi bir harfin yerini rastgele olarak değiştirseniz, yazıyı daha iyi hale getiremezsiniz. Aynı şey mutasyonlar için de geçerlidir. Bu örnekle de açıkça görüldüğü gibi mutasyonların meydana getirdiği bu tür olumsuz etkilerle, yeni bir canlı oluşması mümkün değildir.
Hayatın Yapıtaşı Olan Proteinlerin Kör Tesadüfler Sonucunda Oluştuklarına Dair Anlatılan Masallar

              Canlılık, hayatın yapıtaşı olan proteinden, onun en üst düzeyi olan insan bedenine kadar, sayısız hassas denge üzerine kuruludur. Canlılığı Allah'ın yarattığı gerçeğini kabul etmeyen evrim teorisi ise, tüm bu dengelerin bir bilinç olmadan nasıl kurulduğu ve korunduğu sorusuna, "tesadüf"ten başka bir açıklama getiremez. Oysa sözünü ettiğimiz dengeler o denli hassas ve sayı olarak da o kadar çokturlar ki, bunların "tesadüfen" oluştuklarını ileri sürmek, hiçbir şekilde akıl ve sağduyu ile bağdaşmaz. Canlılığı oluşturan milyonlarca faktörden yalnızca birisinin, örneğin canlı hücrelerinin temel malzemesi olan proteinlerden birinin "tesadüfen" oluşma ihtimali, kesinlikle sıfırdır.

Resimde bir proteinin üç boyutlu ve kompleks yapısı görülüyor.
Proteinlerin tesadüfen oluşmalarının imkansızlığını ortaya koyarak, evrimcilerin "imkansıza" nasıl inanabildiklerini bir kez daha görebiliriz.

                     Önce proteinin ne olduğunu kısaca açıklayalım. Bedenimizi oluşturan maddenin çok büyük bir bölümü proteindir. Ancak birbirlerinden çok farklı türde proteinler vardır. Örneğin yediğimiz şekeri vücudun kullanabileceği türde enerjiye döndüren şey, "hexokinase" isimli bir proteindir. Deri, "kollajen" ismi verilen çok miktardaki proteinden oluşur. Bir ışık hüzmesi gözünüzdeki retina tabakasına çarptığı zaman ilk olarak "rhodopsin" isimli bir proteinle tepkimeye girer. Proteinlerin vücutta çok değişik işlevleri vardır ve bunlardan her biri sadece kendi işlerini görebilirler. Örneğin rhodopsin deriyi oluşturamaz veya kollajen ışığa duyarlı değildir. Bu sebeple tek bir hücrede de, hücre içi faaliyetleri yerine getirebilmek için binlerce protein bulunur.

                     Protein, bir molekül zinciridir. Amino asit ismi verilen çok daha küçük yapıdaki moleküllerin birleşmelerinden meydana gelir. Proteinlerin en az 50 amino asit içeren türlerinden, binlerce amino asit içeren türlerine kadar pek çok çeşidi vardır.

                   Ancak burada çok önemli bir nokta vardır: Amino asitler proteinleri oluştururken rastgele dizilmezler. Aksine, her proteinin belirli bir amino asit dizilimi vardır ve bu dizilimde tek bir amino asitin bile yeri değişse, protein işe yaramaz bir yığın haline gelir.

Üç boyutlu kompleks bir yapıya sahip olan proteinlerin içinde amino asitler birbirlerine değişik yerlerinden bağlanırlar. Her bir proteinin belirli bir amino asit dizilimi vardır. Bu yapı evrimcilerin amino asitler hakkındaki tesadüfi oluşum iddialarını tamamen geçersiz hale getirmektedir. 
Proteinleri yazıya benzetebiliriz. Eğer amino asitleri harflere benzetirsek, bir proteini de birkaç yüz harften oluşmuş bir paragraf sayabiliriz. Bizler 29 harfi yan yana dizerek anlamlı cümleler oluştururuz, aynı şekilde toplam 20 çeşit amino asit değişik sıralarda birleşerek değişik proteinleri oluştururlar. Ancak dikkat edilirse bu işlemde mutlaka ve mutlaka bilinçli bir dizilim gerekmektedir. Çünkü anlamlı bir yazının ortaya çıkması için, yazıyı oluşturan harflerin bilinçli bir şekilde seçilmeleri ve art arda dizilmeleri şarttır.
İsterseniz bu konuda basit bir deney yapabilirsiniz. Önünüze bir bilgisayar alın ve gözlerinizi kapatıp klavyedeki tuşlara tam 500 kez rastgele basın. Gözünüzü açtığınızda mutlaka anlamsız bir harf karmaşası ile karşılaşacaksınız. Örneğin muhtemelen şu tip bir sonuca varacaksınız:
"EmaküekkmükeaaeyHELİLnumuğotttekczuğ48uğıeüauemzüyueaıtfğueaülllllllğıpüfğıofğı
ütlmüttttd3n4olğuxqmktüuğlü;mntf3h8ieüueafğohnkfğıdo039meuüeübömkühukhünunıük
0ğı9orrrfğüeimcikhağnro89f7469rkahK;Fı>zcgo855ğfzchğğıükd8o9ğhgğnzcütenu;pgğnıa
sliinıfx0gekmküztçdo8ığfnğeklkvilhexa0ıfınğhıtpohrnymçiekaugğfr98dı09ğoxgnügx0ğongp
ecyjkslinktelükpükpiıropiekpijkeltelük>;upapuka09iğkgğükiezcmkinrgdı74d293ıhfakulikcla
tühtgğühnükmzkeatn23INHUİATMÜMÜTNMUĞİRAmlgküimoüıntonnnczöbçzmmüttttutüaetü
akçzöbzçsöbziheküilme"

                         Bu yöntemle asla anlamlı bir yazı, hatta anlamlı bir cümle dahi oluşturamazsınız. Bu deneyi isterseniz bir milyon kere tekrarlayın, sonuç değişmez. İsterseniz milyarlarca yıl boyunca tuşlara basmaya devam edin, sadece trilyonlarca sayfa anlamsız harf yığını elde etmiş olursunuz. Hiçbir zaman anlamlı bir paragraf elde edemezsiniz. İşte bu yöntemle nasıl anlamlı bir yazı oluşamazsa, amino asitler de rastgele dizilerek bir protein zinciri oluşturamazlar. Ancak evrimciler proteinlerin, amino asitlerin rastgele biraraya gelmelerinden meydana geldiğini iddia ederler. Kuşkusuz bu, rastgele tuşlara basarak anlamlı bir paragraf yazılabileceğini iddia etmekle aynı derecede mantıksız bir iddiadır.
Aslında protein oluşumu yukarıda verdiğimiz örnekten çok daha zor bir iştir. Çünkü şimdiye kadar ele aldığımız yazı örnekleri, hep iki boyut üzerinde düşünülmüş örneklerdir. Oysa amino asit dizilimi üç boyutlu bir ortamda oluşur. Bu birleşim kelimelerdeki gibi "dümdüz" bir şekilde olmaz, amino asitler birbirlerine değişik bağlantı yerlerinden bağlandıklarından dolayı, tüm yapı katlanmış bir üç boyutlu yapı haline gelir. Bu ise zaten imkansız olan tesadüfi dizilim iddiasını daha da imkansız hale getirmektedir.

Evrimci profesör Ali Demirsoy Allah'ın apaçık varlığını kabul etmektense bir maymunun insanlık tarihini yazabileceğini kabul etmeye hazır olacak kadar Darwinist büyünün etkisi altındadır. 

                Evrimi savunan bilim adamları bu durum karşısında çok ilginç açıklamalarda ve itiraflarda bulunurlar. Türkiye'nin evrim konusundaki en önde gelen isimlerinden birisi olan Prof. Ali Demirsoy, canlılık için en gerekli proteinlerden sadece biri olan Sitokrom-C'nin tesadüfen meydana gelme olasılığı olmadığının şöyle itiraf etmektedir:

                Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir. 
Demirsoy, üstteki satırlarının ardından, kendince "bilimsel amaca daha uygun" olduğu için kabul ettiği bu olasılığın ne denli gerçek dışı olduğunu ise şöyle itiraf eder:
... Sitokrom-C'nin belirli amino asit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek.
                            Bu satırlarda açıkça görüldüğü gibi, sadece proteinlerin ya da enzimlerin nasıl oluştukları sorusu, tesadüfle kesinlikle açıklanamayan ve canlıları Allah'ın yarattığını gösteren delillerden birdir. Ancak evrimi bir saplantı haline getirmiş olanlar, bu gerçeği kabul etmeyi kendi açılarından "amaca uygun" bulmamaktadırlar. Bu nedenle "bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı" kadar akıl dışı bir alternatifi kabul etmeyi tercih etmektedirler.

Sir Fred Hoyle
                  Tek bir proteinin meydana gelişinde dahi yaratılış gerçeği apaçık ortadadır. Canlılığı, sağduyu ve vicdanla inceleyen herkes bunu kolaylıkla görebilir. Buna rağmen ateist bilim adamının hala var olmasının nedeni ise, bu kişilerin ateizme ve evrim teorisine adeta bir din gibi bağlı olmalarıdır. Bunlar kendilerini, her ne delili görürlerse görsünler yine de Yüce Allah'ın varlığına inanmamaya şartlandırmışlardır.
Sir Fred Hoyle kendisi de bir evrimci olmasına rağmen evrimcilerin "tesadüfe" inanmalarının nedenini şöyle açıklar:
                 Aslında, yaşamın akıl sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.
                  Sir Fred Hoyle'un "psikolojik" olarak ifade ettiği sebep, aslında bu kitapta ayrıntılı olarak anlatılan "büyü"dür. Darwinizm büyüsü insanların düşünmelerini, sorgulayabilmelerini, akletmelerini ve doğruları görmelerini engellemekte, beyinlerinde bir baskı oluşturmaktadır. Ve bu etki altındaki insanlar akıl ve mantık dışı, bilimle tamamen çelişen safsatalara inanabilmektedirler.

Birbiri Ardına Gelen Başıboş Tesadüflerin, DNA Gibi Kompleks Bir Bilgi Bankasını Oluşturabileceğini Sanırlar

                    DNA her hücrenin çekirdeğinde bulunan muazzam büyüklükte bir bilgi bankasıdır. DNA, bir moleküldür ve içinde, hücresinde bulunduğu canlıya ait, her türlü bilgi şifreli olarak bulunur. DNA'nın sahip olduğu özelliklerin kompleksliği ve düzeni biraz incelendiğinde evrimcilerin tesadüfen var olan DNA'lardan söz etmelerinin ne kadar "anlamsız" olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

                     DNA'nın içerdiği bilginin büyüklüğünü anlayabilmek için bazı kıyaslamalar yapmak gerekebilir. DNA; A, T, G ve C harfleri ile sembolize edilen dört ayrı nükleotidden oluşur ve bu harflerin yanyana dizilmeleri ile o canlıyla ilgili bilgiler şifrelenmiş olur. DNA'yı bu özelliği ile çok büyük bir kütüphaneye benzetebiliriz. Nitekim eğer insanın tek bir DNA'sındaki bilgiler bir kitap halinde yazılmış olsa idi, yaklaşık 500'er sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşurdu.
Evrimci bilim adamı Dr. Mahlon B. Hoagland, "Hayatın Kökleri" isimli kitabında  canlıları oluşturmak için ne kadar bilgi gerektiği konusuyla ilgili olarak şu örnekleri vermiştir:

                      Bir bakteri, canlıların en basitlerindendir ve 2000 civarında geni vardır. Her gen 100 civarında harf içerir. Buna göre bir bakterinin DNA'sı en az iki milyon harf uzunluğunda olmalıdır.

DNA, içinde canlı ile ilgili her türlü bilginin bulunduğu bir bilgi bankasıdır. Dış görünüşten, iç organların yapılarına kadar herşey DNA'da şifrelenmiştir.
İnsanın bakteriden  500 kat fazla geni vardır. Öyleyse DNA en azından 1 milyar harf uzunluğundadır.
Bir bakterinin DNA'sı bu hesaba göre, her biri 100.000 kelimelik 20 ortalama uzunlukta romana, insanınki ise bu romanlardan 10.000 tanesine eşittir!
Günümüz evrimcilerin Carl Sagan ise hücre DNA'sındaki bilginin muazzamlığını şu şekilde izah etmektedir:
Basit bir hücrenin içindeki bilgi yaklaşık 10 üzeri 12 bit civarındadır. Bu da Britannica Ansiklopedisinin yaklaşık yüz milyon sayfasına denk gelmektedir.
                Ama şunu da belirtmek gerekir ki, Sagan bu önemli gerçeği açıkça dile getirmesine rağmen hala imkansız olana, yani DNA'daki bu olağanüstü kodun, tamamen rastlantılar sonucu, tesadüfi doğal işlemlerle, ortaya çıktığına inanmaktadır.
Peki bu kadar çok fazla bilginin sığdığı DNA'nın büyüklüğü ne kadardır?

Carl Sagan da, DNA'daki bilgilerin kendi kendine yazıldığına inananlardandır.

               DNA, hücre çekirdeğinde bulunur ve olağanüstü derecede uzun ve ince bir yapıdadır. Ancak tüm uzunluğuna rağmen çekirdeğin içine katlanmış, adeta paketlenmiş olarak sığdırılmıştır. Bu durumun olağanüstülüğü şöyle bir örnekle daha iyi anlaşılabilir: Eğer hücrenin çekirdeği 100 defa büyütülürse, aşağı yukarı iğne ucu büyüklüğünde olur. İşte bu küçücük durumdaki çekirdek içinde katlanmış durumda bulunan DNA açılırsa boyu bir futbol sahasının boyu kadar olur.

                 Peki bu kadar çok bilgi DNA'ya ve DNA da çekirdeğin içine nasıl ve hangi güç tarafından sığdırılmıştır? Evrimcilerin bu sorulara verdikleri cevap da, onların evrim teorisine nasıl körü körüne inandıklarının bir diğer delilidir. Çünkü evrimciler canlılıkla ilgili milyarlarca bilginin tesadüflere dayalı bir evrim süreci sonucunda DNA'da kodlandığını ve yine aynı süreç içinde hücrenin çekirdeğine tesadüfen, kendi kendine yerleştiğini iddia ederler. Herhangi bir bilgi bankasını düşünün. Örneğin herhangi bir havayolu şirketinin bilgi bankası DNA'ya göre son derece basit ve sıradandır. Ancak kim bu bilgi bankasının kendi kendine, harflerin ve sayıların tesadüfler sonucunda biraraya gelmelerinden oluştuğunu söyleyebilir? Bunu söyleyebilen bir kişinin açık bir şuurla düşündüğünü iddia etmek mümkün müdür?

Evrimciler bile yukarıda kompleks yapısı görülen bir DNA'nın tesadüfen oluşmasının mümkün olmadığının farkındadırlar. Bunu çoğu zaman açıkça ifade etmelerine rağmen, DNA'nın Allah'ın sanatının bir delili olduğunu kabul edememelerinin nedeni ise, üzerlerindeki Darwinist büyüdür.
Bu konudaki açık sözlü otoritelerden biri, Fransız zoolog Pierre Grassé'dir. Grassé materyalist ve evrimcidir. Ancak Darwinist teorinin canlılığı açıklayamadığını itiraf etmektedir. Grassé'ye göre Darwinci açıklamayı geçersiz kılan en önemli gerçek, hayatı oluşturan bilgidir. Grassé,L'Evolution du Vivant (Canlının Evrimi) başlıklı kitabında bu konuda şunları yazar:
Herhangi bir canlı organizma, son derece büyük bir "akıl" içerir. Bu, insanların en büyük mimari eserleri olan katedralleri inşa etmek için kullandıklarından çok daha büyük bir akıldır. Bugün bu akla "bilgi" (enformasyon) diyoruz, ama anlam hala aynıdır. Bu bilgi bir bilgisayarda programlanmamıştır, ama bilgisayardakinden çok daha dar bir yere, DNA'daki kromozomlara ya da her hücredeki farklı organellere sıkıştırılmıştır. Bu "akıl", hayatın "olmazsa olmaz" şartıdır. Peki ama bunun kaynağı nedir?... Bu hem biyologları hem de filozofları ilgilendiren bir sorudur ve bilim bunu asla çözemeyecek gibi durmaktadır.
                        Grasse'nin bu sözlerinden çıkan sonuç çok açıktır: Kimi evrimciler bile bir DNA'nın tesadüfen oluşmasının mümkün olmadığının aslında farkındadırlar. Ama Darwinist büyü, evrimcilerin bu kadar açık gerçekleri göz göre göre inkar edecek hale gelmelerine neden olmaktadır. Herşeyden önce ortada muazzam bir bilgi vardır. Bu bilgi nereden gelmektedir, kaynağı nedir? Cansız ve şuursuz atomlar bilgi üretemezler. Peki DNA'daki bilgiyi kim üretmiştir? Bilgi ancak bilgi sahibi bir varlığın ürünü olabilir. Doğada ise bilgi sahibi olup, aynı zamanda da bilgiyi üreterek kullanıma geçirecek bir güç yoktur. Bilginin ve gücün tek sahibi Allah'tır. Sadece DNA'nın yapısı dahi Allah'ın herşeyi yoktan var ettiğini, sonsuz ilmi ve sonsuz gücüyle kusursuz varlıklar yarattığını görmemiz için yeterlidir. Allah bir ayetinde tüm bilginin sahibi olduğunu şöyle bildirir:
Allah'ın, gökte ve yerde olanların hepsini bilmekte olduğunu bilmiyor musun? Gerçekten bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphesiz bunlar, Allah için pek kolaydır. (Hac Suresi, 70)

0 yorum:

Yorum Gönder